13 Kasım 2014 Perşembe

Un Prophete

- Ailen var mı?
+ Yok, efendim.
- Para gönderecek birileri var mı?
+ Yok, efendim.
- Dostların ya da düşmanların var mı?
+ Yok, efendim.

11 Kasım 2014 Salı

Kevaşe #5: Sibel

"Rıza... Bu hanımı İstanbul'a götür, evine teslim et."

Mientras Duermas

Mutluluk. Benim sorunum işte bu. Mutlu olamıyorum. Hiç olmadım. Başıma iyi şeyler geldiğinde bile mutlu olamıyorum. Her sabah gözlerinizi hiç motivasyonunuz olmadan açmanın ne demek olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Tek bir sebep için harcadığım gayret. Sadece bir sebep. Her şeyin yok olmasını engellemek için bir sebep. İnanın bana elimden gelenin en iyisini yapıyorum.
En iyisini. Hem de hayatımın her günü. 

Çok sığ yorum olacak ama böyle bir tiradla başlayan filmin kötü çıkması zaten imkansızdı. IMDB'de korku filmi denmiş, alakası yok. Birkaç sahnede geriliyor insan fakat o da korkudan değil, meraktan.

Filmde hepimizin ucundan kıyısından bulaştığı keyfi mutsuzluk yok. Cesar karakteri harbiden mutsuz. Yoğun bakımda, dış dünyadan kopmuş, neredeyse bitki gibi yaşayan annesine dahi anlatacak bir şeyi yok adamın. Şükretmeye programlandığımızdan olsa gerek, filmin başındaki repliğin yarattığı etki dakikalar ilerledikçe acıma duygusuna dönüşüyor. Acıma da değil aslında. Şu filmde Cesar'ın fiziksel olarak değil ama ruhsal açıdan verdiği zararlar hiç yabancı değil. Mutlu olmak gittikçe zorlaşmış, insanların hayattan aldığı keyif böylesine azalmışken her geçen gün daha da artıyor Cesar gibi insanlar. Sabah evden bebek gibi çıkanlar birkaç insanla iletişime girdikten sonra baruta dönüyor. Hayatımın herhangi bir döneminde insanlardan nefret ettiğini, evde yalnız vakit geçirmekten hoşlandığını söyleyenlerin sayısının bu kadar çok olduğu bir dönem hatırlamıyorum.

Marta Etura-Luis Tosar, İspanyolların Hakan-Arif'i galiba. Madeni bulmuş İspanyollar, işledikçe işlemişler. Luis Tosar Celda 211'de Veron'a benziyordu, bu filmde de Robbie Williams'ı andırıyor. Bir de Clara'nın Juventus tişörtlü sahnelerinin -erik gibi- mesajı ne acaba? Film Katalonya'da geçiyor, hatun oralı, manita desen o da İspanyol. Yönetmen ya Juventus dilosu ya da Milan taraftarı; o sahnede "işte böyle ..." mesajı veriyor.

10 Kasım 2014 Pazartesi

Celda 211

İki ay kadar önce Aytek'in ısrarları, sonra da İzi'nin liste aklıma sokmuştu filmi. Keşke bu kadar bekletmeseymişim. İzlemeyenler yine fotoğrafın altına inmesin, küfür yemeyelim.















Prison Break'in ilk sezonunda bir gardiyanın rehin alındığı, Sara'nın köşeye sıkıştığı efsane iki bölüm vardı. 6 ve 7. bölümlerdi galiba. Onun içine siyaset, devlet, etik, diziyi filme çevirecek ne varsa eklenmiş hali Celda 211.

İlk 15 dakikasının verdiği keyif tarifsiz. Zaten tüm film o tempoyla gitse uğruna din kurulur bu filmin, tapanlar olur. Bir Le Trou ya da Shawshank değil ama onlarda olmayan gerilim bu filmde var. Ters köşenin kralı. Filmin başı ile sonu arasında karakterlere bakışımın bu kadar değiştiği başka film hatırlamıyorum. Hapishanedeki ilk saniyelerde adımlarına bile dikkat edecek kadar naif adamın; bir gecede ailesi için kulak kopartıp kafa kesen birine dönüşmesi normalde epey saçma bir senaryo olurdu. Ancak filmde hapishane ortamı, şiddet öyle bir açıklanmış ki Juan aksi şekilde davransa garip gelirdi.

Sona bıraktım, Malamadre... Dayı sen naptın böyle be. One day in Europe'ta, finalde koyduğumuz Deportivo'nun taraftarı rolünde izlemiştim daha önce. Hayatının rolü diye bir tabir varsa her oyuncu için, Luis Tosar'ınki kesinlikle bu rol. Film bittiğinden beri sesi kulaklarımdan gitmiyor.

4 Kasım 2014 Salı

Gone Girl

Henüz izlememiş olanlar fotoğrafın altına inmesin...
 
Efsane, Fincher'ın en iyi filmi, muazzam yorumlarını arkama alıp izledim. Zaman kaybı değil ama bilhassa son yarım saati vasat film.

Filmi izleyip okumaya devam ettiğinizden hikayeye, özete hiç girmiyorum. Amy'nin sorgulanırken Desi'yi öldürdüğü evde kameraların olduğundan bahsettiği bir sahne var. Kapının önünde şarapla kan süsü verip yakardığı anları delil olarak kullanmayı düşünüyor. Fakat eve elini kolunu sallayarak girdiği, spor salonunda çalıştığı, evin koridorlarında mutlu mesut dolaştığı anları polisin göreceğini düşünmüyor mu, ya da bu sahneler silindi de biz mi görmedik?

Hamilelik ayrı bir saçmalık. Eve döndükten sonra hamile olmadığı çok rahat ıspatlanabilecekken bunun da üstüne gidilmiyor. Silah alacak kadar kocasından korkmasına rağmen bu da hiç sorgulanmıyor ve Amy'nin o 'cani' kocasıyla tekrar aynı evde yaşamasına izin veriliyor. Filmlerde böyle detaylara takılmam, hissettirdiklerine bakarım ama bu filmin olayı zaten tam olarak bunlar. 

ODTÜ'lü, kullanılmış pedlerini saklayan, cinsiyetçiliğe sonuna kadar karşı çıkıp am-sik-götlü küfürleri keyifle kullanan eski feminist ev arkadaşımı da bol bol andım film sayesinde. "Kadının beyanı esastır" lafını ağzından düşürmezdi. Film buna güzel bir cevap olmuş. Ellerinde kesin deliller olmamasına rağmen adamı sapık ya da katil ilan etmek için canını dişine takan, kız kardeşiyle ensest ilişki yaşadığını dahi söyleyebilen medya, kamuoyu, polis; sıra cinayeti itiraf etmesine rağmen kadının geçmişini sorgulamaya geldiğinde sus pus oluyor, "FBI dosyayı kapatıyor". Kadının sözüne yüzde yüz itibar ediliyor. Amy de zaten bunun farkına varıp insanları ne kadar zayıf noktası varsa oradan vuruyor. Hamile rolü, eşinin dayak attığını söyleme, vs... 
Ben Affleck bahtsız adam. Operation Argo oscar almasına rağmen yönetmenliğine vuruluyordu sürekli, şu kötü filmdeki oyunculuğu beğenilmiş. Filmden sonra Nuri Çamlı'nın yanına koydum kendisini, kardeşimsin Nick Dunne.

Amy karakteri tam blogdaki kevaşe listesine eklenecek bir karakter ama film vizyonda, spoiler olmasın bloga girenlere. Biraz bekleyelim, listeye 1 numaradan giriş yapar. Yalnız Rosamund Pike da erik gibiymiş, kütür kütür...

Neil Patrick Herris'i sadece How I Met Your Mother'da izledim. 200'ün üzerinde bölümde Barney karakteriyle izleyince başka bir rolü bu kadar iyi kaldırabileceğini düşünmezdim. Harbiden büyük oyuncuymuş.

Tyler Perry keşke daha çok rol alsaymış. Avukat müthiş karakterdi, insanın suç işleyip onun tarafından savunulası geliyor.

Başa dönersek, efsane değil. Seven, Benjamin Button, The Social Network, Panic Room, The Game varken bunun esamesi okunmaz David Fincher filmleri arasında. Evlilik filmi arayan varsa bunu değil Blue Valentine'ı izlesin.

#5: Pendikspor 1-0 Turgutluspor

İçeride Tokat ve Kartal deplasmanından sonra üst üste üçüncü kez Pendik maçındayız Ramazan'la. Bu takım bu sene evinde çok absürt şeyler olmadıkça maç kaybetmez. Tokat maçının kopyası bir ilk devre oldu. Rölantide Pendik, etkili oynayan ama cılız ataklarla gol arayan rakip. Maça çift forvetle, bekleri de öne atıp başladı Turgutlu ama hücumları böyle bir deplasmanda gol bulabilecek kapasitede değil. 9 gol atabilmişler zaten şu ana kadar. Alt liglerin gediklisi, 4 kere Süper Lig'e çıkan kadrolarda yer alan Ömer Yalçın ile Ferdi Başoda. Biri 30, öteki 31 yaşındalar. Top oynamaktan çok hakemle, rakiple takıştılar. Ömer tam bir Emre B. Zaten onun gibi baldırı tuta tuta çıktı ilk devre oyundan.

Normal şartlarda bu oyunun hakkı devreye değişiklikle başlamaktır ama Ahmet Yıldırım ezberlemiş takımını. Biraz daha sabretti, 52'de Ali Kemal'i çağırdı. O dakikaya kadar pozisyona giremeyen takım bir top kaptı, Kaptan İlhan önde yakalanan savunmanın arkasına pası attı, Kral Yaser karşı karşıya pozisyonda tamamladı. Hoca belki golden sonra değişikliği iptal edip Fahri'yi oyunda tutsa daha iyi olabilirdi. Çok iyi top sakladı, pas dağıttı, oyunu kontrol etti, bunlara en çok ihtiyaç duyulan anlarda da oyundan çıktı.

Son 15 dakika Turgutlu iyi baskı kurdu, uzatmalar geçmek bilmedi. Yakup müthiş kaleci, ayağı 10 numara gibi, yan toplarda korkutmuyor. Taraftarın böyle kritik anlarda gerildiğini sanmıyorum. Mondragon da bize böyle hissettiriyordu.

İçeride bir önceki maç, Tokat karşılaşmasında rakip taraftar olduğundan mıdır bilmiyorum bilet fiyatları bu maça göre pahalı olmasına rağmen tribün daha kalabalıktı. Fakat hakkını yemeyelim Magnifico yine iyiydi. İkinci devre şampiyonluk yaklaştıkça bir de tribünün içinde maç izleriz inşallah.

Takım bu hafta içeride 5 maçta sadece 1 mağlubiyeti olan 1461 Trabzon'a gidiyor. Sonraki maçta da lige bu yıl yükselen ama sezona fırtına gibi başlayan, üçüncü sıradaki Ümraniye'yi ağırlayacak. Sakatlar döndü, cezalar bitti. Şu 2 maçta 6 puan = Sana söz yine baharlar gelecek