28 Şubat 2010 Pazar

Galatasaray 4-1 Kasımpaşa

İBB-Fenerbahçe maçı sonuçlanmadan önceki genel kanı Galatasaray'ın işinin formda Kasımpaşa karşısında hiç de kolay olmadığıydı. Takımın, 15 gün içerisinde Ali Sami Yen'de hem Türkiye Kupası'nda hem de Avrupa Ligi'nde safdışı kalmanın getirdiği moral bozukluğunu üzerinden atıp atamadığını merakla bekliyordum. Fenerbahçe'nin İBB'ye mağlup olması her ne kadar maç öncesi moralleri yükseltmiş olsa da rakip Yılmaz Vural'ın olgunluk dönemi şaheseri Kasımpaşa'ydı. Nitekim maç başlar başlamaz Emre Toraman'ın attığı gol ofsayt gerekçesiyle iptal olmasaydı, ne pozitif hava ne de taraftar desteği maçın sonucunun Galatasaray'ın lehine bitmesine yetmeyebilirdi. Ama sahada çok istekli bir Galatasaray vardı. Takım maç boyunca 8'i isabetli 22 şut attı ki uzun zamandır görmeyi özlediğimiz bir tabloydu bu.

Jo'nun takımda olması, Arda'nın esaretten kurtuluşu anlamına geliyordu ve gol Beşiktaş maçında olduğu gibi yine bir Jo-Arda organizasyonuyla Galatasaray hanesine yazılıyordu. Sene başından bu yana gösterdiğimiz gol attıktan sonra geriye yaslanıp kontraatak arama alışkanlığımızı devam ettirmemiz ilkyarının sonunu getirmeye yetse de ikinci yarının başlamasıyla oyunu Galatasaray'ın sahasına yıkmaya çalışan Kasımpaşa karşısında Dos Santos'un kaçırdığı pozisyon maçın kırılma noktası olabilirdi. Nitekim Kasımpaşa takım halinde yüklenmesinin karşılığını Yekta'nın golüyle aldı. Yenilen golde Sabri'nin Yekta'yı unutuşu ve topun ona gittiğini görmesiyle birlikte can havliyle koşmasına rağmen geç kalması ve Neill'in küplere binmesi akıllarda kalan enstantanelerdi. Geldiği günden bu yana gördüğümüz en hevesli oyunu ortaya koyan Dos Santos gol atamasa da denediği şutlarla ve Keita'nın iki golünde de rol almasıyla bana göre gecenin yıldızıydı, mücadele etti, oyunu açtı, çalım attı, asist yaptı ve oyundan çıkarken hakettiği alkışları fazlasıyla aldı genç oyuncu. Keita'nın golünden sonra "acaba yine bir baskı yermiyiz" düşüncesi oluşmadı değil ama Jo'nun düşürülmesiyle kazanılan penaltı ve Koray'a çıkan, bana biraz ağır gelen, kırmızı kart maçın geridönüşünün kalmadığının ispatıydı. Gecenin finalini yine Dos Santos'un getirdiği topu tamamlayan Keita yapıyor, lider ezeli rakibiyle arasındaki puan farkını 5'e çıkartıyordu. Kasımpaşa şu anda ligin en iyi hücum eden takımlarından birisi ancak Galatasaray karşısında fark yaratabilecek yegane oyuncunuz sakat olduğunda yapabilecekleriniz sınırlı oluyor. Bugün olası bir beraberlik bile çatlak seslerin iyiden iyiye yükselmesine sebebiyet verebilecekken, bu galibiyet Sami Yen'de takımı Rijkaard,Rijkaard!! sesleriyle soyunma odasına uğurladı. 23.haftayı 4 gollü 3 puanla, haftanın en güzel golüyle, dahada önemlisi geri dönen özgüveniyle kapattı Galatasaray. Forlan'ın golünün burukluğuysa hala içimizde...

27 Şubat 2010 Cumartesi

Altıncı Büyük ?






Malum ihaleden sonra iyice inandığımız, artık geyik olmaktan çıkmış bir muhabbet dönmekte: "5 büyük ligin hemen ardından biz geliyoruz hatta Ligue 1'i sollamamız an meselesi!"

İngilizler; Şampiyonlar Ligi'nde 3, Avrupa Kupası'nda 2,
İspanyollar; Şampiyonlar Ligi'nde 3, Avrupa Kupası'nda 2,
İtalyanlar; Şampiyonlar Ligi'nde 3, Avrupa Kupası'nda 1,
Almanlar; Şampiyonlar Ligi'nde 2, Avrupa Kupası'nda 3,
Fransızlar; Şampiyonlar Ligi'nde 2, Avrupa Kupası'nda ise 2 takımla yollarına devam ediyorlar.

Kupa 1'in yüzde 81.25'i, Kupa 2'nin ise yüzde 62.50'si bu 5 ligin takımları tarafından domine edilmiş durumda. Totalde ise yüzde 71.87 bu takımların, Avrupa'da yollarına devam edenlere oranı.

Bu rakamlardan sonra 6. büyük olmakla gurur duymalı mı peki?
Daha da önemlisi biz miyiz bu adamlara nefesimizi enselerinde hissettiren?

Pastadan geriye kalan üç beş parça dilim var. Yüzde 9.37'si Portekiz, yüzde 6.25'i ise Yunanistan, Rusya ve Belçika'da tüketiliyor. Ne yazık ki biz ondan da nasiplenemiyoruz.

Tam da biz ülke futbolunun zirvesindeki takımla Milli Takım'ı onlara emanet etmişken, seneler sonra Total Futbol'un memleketi de Avrupa'da yokları oynuyor...

Ve Mart bu sene de Kapıkule'den baktırıyor.

23 Şubat 2010 Salı

Au Revoir Les Enfants



Au revoir les enfants. 1987 yapımı, Louis Malle tarafından yazılıp yönetilen, senaryo ve yabancı film dallarında Akademi Ödülleri'ne aday gösterilen film. Peki nedir II. Dünya Savaşı üzerine çekilen bilmem kaç filmden biri olan 'Görüşmek Üzere Çocuklar'ı bu bloga getiren?

********

27 Mart 1973'te Knoxville'de; fakir bir ailenin kızı Connie dünyaya getirir O'nu.

Evden kaçıp kendisinden yaşça büyük Tony ile yaşamaya başlayan Connie, oyunculuk hayalleri kurar bir yandan. Tam anlamıyla bir sinema bağımlısıdır ve kendisini o perdenin içinde düşler hep. Fakat gerçekler düşlerin yakınından bile geçmez ve on altı yaşında sevgilisinden hamile kalan bir anne adayı olarak kalır.

İşsiz ve umursamaz baba, çocuk anne. Bu şartlarda büyümek zorunda kalan kahramanımız, sinema meraklısı annenin etkisiyle farkında olmadan geleceğini şekillendirmeye başlar bile.

5-6 yaşlarında sinema sinema gezer. Yaşıtlarıyla oynamak yerine karanlığa gömülüp kalan esas oğlanı problemli okul yılları bekler. Seneler geçer. Okuldan kaçıp, oyunculuk dersleri almaya başlar. Fakat hocaları dönemin en berbat filmlerinde rol alan ikinci sınıf aktörler, james Best ve Alan Garfield olunca kameranın önünde tutunamayacağını anlar kısa sürede.

Yavaş yavaş bağlıyorum mutlu sona.

Hayalleri ve onları gerçekleştirmek için de paraya ihtiyacı vardır. Los Angeles'da bir video dükkanında çalışmaya başlar. Futbol hastası bir çocuğun, tuttuğu takımın maçlarında top toplayıcı olması gibi bir şeydir bu O'nun için! Tüm gününü film izleyerek geçirmektedir artık. Fakat bir sıkıntısı vardır. Yakın çevresi film isimlerini O'ndan daha kötü telafuz eden başka bir insan olmadığını iddia eder. Bir gün dükkanına gelen bir müşteri, "au revoir les enfants var mıdır?" der kendisine.

İsmi yine telafuz edemez,
sinirlenir
ve şöyle der:
"Siktir et... ben ona kısaca Reservoir Dogs diyorum..."

********

Bu olaydan 3 yıl sonra kariyerinin ilk kült filmini yazıp yönetip, adını da Reservoir Dogs koymak.
Tarantino... büyüksün.

22 Şubat 2010 Pazartesi

Fergie Der Ki


"Antrenmanlarda bir oyun oynuyoruz ve kesinlikle bu oyunun en iyisi O: 'What's the team?’. Bana sıradaki maç için kadro tahmini yapıyor ve asla yanılmıyor. Çünkü oyunu biliyor, ona kafa yoruyor."



"Mizacı değişti. Aptalca şeyler yapmakla uğraşmıyor. İyi anlamda olgunlaştığını fark ediyorsunuz ve bunu görmek çok keyifli. Müthiş bir çocuk. İstediğiniz her şeyi verebilir. Son kuruşunu dahi paylaşabilir sizinle. Öyle birisi, her konuda fazlasıyla cömert. Bazen O’na, “Burada seninle tanışmak isteyen birisi var.” diyorum. Cevabı, “Hay hay, sorun değil” oluyor! Zamanını harcamak konusunda dahi cömert. Günümüzde her insanda bulamayacağınız nitelikleri var. Şunu da söylemeliyim ki, bu özelliklere sahip olduğu için çok mutlu. O yüzden değişeceğini sanmıyorum."



"Ronaldo satıldı çünkü gitmek istiyordu. Bu kadar basit. Bir sene daha elimde tutmak için her şeyi yaptım ama gözlerinden okuyabiliyordunuz aklındakileri. Bana gelip, “Sadece Real Madrid için oynamak istiyorum, United’la bir sorunum yok. Gideceğim çünkü bu deneyimi yaşamak istiyorum” dedi. Tekrarlıyorum: Satıldı, çünkü karşı konulamaz derecede gitmek istiyordu. İki sene önce ikna edebilmiştim. Geçtiğimiz yıl, finalden sonra henüz Roma’dayken yanıma gelip gitmek istediğini tekrarladı. Düşünmek için vakit ver dedim fakat ertesi sabah 80 milyon poundluk teklif geldi."



"Borç hakkında tüm bu yazılanları okuduktan sonra itiraf etmeliyim ki işleri çok zor. Zira bu borç sadece onları değil milyonlarca insanı endişelendiriyor. David Gill işleri yoluna koymak ve ‘diğerlerini’ sorunların çözüleceği konusunda ikna edebilmek için sürekli görüşmeler yapıyor. Benim açımdansa bir sıkıntı yok, hayat devam ediyor. Chris Smalling’i Fulham’dan 10 milyon pound gibi yüksek bir bonservis bedeliyle aldım. Dediğim gibi, Glazerlar ile bir problemim yok ve asla olmadı da."



"Ukalalık bir üstünlük değildir aksine başarıyı engelleyen bir sebeptir. Yolumuza taş koyabileceklerini asla düşünmeyin, bizim için gürültücü bir komşudan fazlası değiller. Sevmeseniz dahi katlanmak zorundasınız. Hiç tüm gün, son ses müzik dinleyen bir komşunuz oldu mu? Ne yaparsınız böyle bir durumda? Duvara vuruyorsun, kapısına gidiyorsun, dava ediyorsun ama müzik hala son seste. Ne yapacaksın? Tabii ki alışırsın.
Öyle bir kulüp düşünün ki, dünyadaki her futbolcuyu satın alabilirler. Her futbolcuyu! Peki Manchester United Ruhu'nu satın alabilirler mi? City’nin bizden daha başarılı olacağına ihtimal vermiyorum, asla! Hem de o kadar paraya rağmen. Bu kadar para böyle bir yönetimle, başarıyı değil plansız bir yapılanmayı getirir. The Bank of England’ın finanse ettiği, 1950’lilerin Sunderland’ini hatırlayın. Küme düşmüşlerdi! Umarım sonları öyle olmaz."

21 Şubat 2010 Pazar

Beşiktaş 1-1 Galatasaray


Kadrolar açıklandığında aşağı-yukarı nasıl bir oyunla karşılacağımız belli olmuştu, Mustafa Sarp-Barış, Servet-Emre Güngör değişiklikleri haricinde Atletico Madrid maçına çıkan 11'i sahaya süren Frank Rijkaard, spor basınımızın tabiriyle "önce durdur sonra vur" taktiğiyle sonuca gitmeyi amaçlarken, Matteo Ferrari'nin dönüşüyle birlikte tamamlanan klasik 6'lının önünde bu akşam soldan sağa; Ekrem-Tello-Holosko önlerinde ise geçen hafta yerden yere vurulan Nobre 11'iyle sahada yer alan Beşiktaş, az pozisyonlu bir mücadelenin müjdesini veriyordu futbolseverlere. Hafta boyunca konuşulan Beşiktaş'ın sağ kanadının var olmayışı ve Galatasaray'ın o kanadı felce uğratabilceği yorumları bir nevi tersine döndü, Keita'nın savruk, geriye dönmeyi aklının ucundan geçirmeyen oyununa,Barış'ın yeterince destek vermemesi birleşince yalnız başına kalan Uğur'un, üstüne bir de gününde olmamasıyla ilk yarıda özellikle son 15 dakika guardı düşmüş bir sağ bölge izledik. Üzülmez&Ekrem ikilisinin sayısız orta girişiminde başarılı olan Galatasaray savunmasının aksadığı tek pozisyonda ise Holosko'nun kafa vuruşunu Franco'nun 2 hamlede, çizgiyi geçti mi-geçmedi mi tartışmaları arasında bertaraf etmesi ilk yarı sonucunu tayin etti.


İkinci yarıya da aynı kadrolarla başladı iki teknik adam. Dakikalar ilerledikçe golün gelmemesi, Mustafa Denizli'nin üzerindeki baskıyı arttırmış olcak ki aynı anda Holosko-Nihat, Nobre-Bobo değişiklikleriyle göz korkutma girişimine başvurdu. Caner'deki performans düşüklüğü Rijkaard'ın da dikkatini çekmiş olsa gerek, beklenen değişiklikle Jo oyuna dahil oldu ve akabinde gol geldi. Arda'nın ikinci yarı başında Toraman'dan aldığı darbe, golden sonra oyuna devam edememesine sebep oldu ve yerine giren Giovani Dos Santos, geldiği günden bu yana kendini birtürlü sevdirmediği kahve ahalisine yeni malzemeyi vermekte gecikmedi. Sebebiyet verdiği anlamsız faulün sonrasında topu ağlarında gören Galatasaray taraftarlarının Gio'ya iyi dileklerini haykırmalarından sonraki dakikalardaki girişimler sonuçsuz kalınca Turkcell Süper Liginin 2010 yılı ilk derbisinde puanlar paylaşıldı. Perşembe günü Madrid deplasmanından sonra, Galatasaray zorlu fikstürün ikinci maçını da kaybetmeden atlattı.


Takımın Elano'yla arasındaki pas alış-veriş sıkıntısını aşmasıyla Elano'nun performansının gün geçtikçe arttığını, oynadıkça açıldığını gördük. Defansif anlamda da elinden geleni yapmaya çalışan, iki maçtır rakip takım kontraya çıkmaya çalışırken, kontrolsüz de olsa, akıllıca faullerle potansiyel tehlikeleri zamanında savuşturan, takım oyuncusu Elano'yu izlemek gerçekten büyük bir keyif. Emre Güngör-Neill ikilisi, her ne kadar Servet Çetin gibi bir ismin gölgesini arkalarında hissetselerde bu takımın ideal tandemidir kanaatimce, kusursuza yakın bir performans gösterdiler. Hakan Balta sakatlığı üzerinden atmış gözükmese de görevini yaptı. Barış yine bildiğimiz gibi, enerjisini ve absürd saçlarını oyuna yansıtan ama aklını birtürlü kullanamayan bir performans sergilerken, Topal yine birbirinden kritik müdahalelere imza attı. Topal'ın topu kullanamama konusuna hiç değinmeyeceğim zira yeterince uzattım ve bu apayrı bir yazıya sebebiyet verecek kadar dolu olduğum bir konu. Arda'daki performans düşüklüğünü bir türlü alışamadığı santrafor pozisyonunda oynamasına bağlıyorum, son birkaç maçtır sergilediği spektakuler hareketlerine dünde yenilerini eklesede, Jo oyuna girdikten sonra sahada kaldığı kısa süre içinde farkını hissettirdi. Keita'ya ne yapsa kızamıyorum, onun gibi bir oyuncuyu bu ligde görmek bile lütuf bizim için, son iki maçtır korkunç ilk yarı performansları sergilese de takımın şuanki dizilişte farklılık yaratabilecek yegane oyuncusudur. Nitekim ikinci yarı, tahminimce Rijkaard'ın uyarısıyla savunmaya yardım etmeye çalıştı, ilk yarıdaki boşluğu nispeten doldurdu diyebiliriz.
Rıdvan Dilmen'i kıskandıracak seviyede yüksek tempolu ve fiziksel mücadelenin ön planda olduğu derbide bence maçın adamı, yedirdiği ve attığı golle sonucu belirleyen Sivok oldu. Son şampiyonla oynanan 2 maçtan 4 puan alarak, rakiple aradaki farkı korumak başarıdır diye düşünüyorum.


İyi oynamadığımız halde elde ettiğimiz skor avantajını koruyamamızın verdiği burukluk olsada, takım savunmasının uzun bir aradan sonra başarılı performansı, sakat oyuncuların iyileşmesiyle birlikte hücum zenginliğine tekrar kavuşacak olmamız, mayısa ümitle bakmamızı sağlıyor. Sırada Colchoneros'u evlerine elleri boş göndermek var.

20 Şubat 2010 Cumartesi

(500) Days Of Summer


İsmini ve kendisiyle ilgili övgü dolu sözleri çok sık işittiğim bir filmdi ” 500 Days Of Summer”. Ancak ne yalan söyleyeyim klasik bir romantik komediden fazlası olabileceğini hiç düşünmemiştim özellikle de afişini görünce.Bence romantik komedileri, türdeşlerinin arasında ön plana çıkartan oyunculuklardır; benzer konulara sahip yüzlerce filmden farklı bir yapıt ortaya koymak oldukça zordur ve (500) Days of Summer bunu türünün alışık olmadığı bir yolla başarmış diyebiliriz.(500) Days Of Summer’ın, türün bugüne kadar izlediğim en iyi yönetmen performanslarından birine sahip olduğunu söylersem abartmış olmam herhalde.

Film başlarkenki ibare aslında farklı bir filme hazırlıklı olmamız gerektiğine dair bir ipucu veriyor.Yazarın notu ise daha film başlamadan gülmenize neden oluyor.Hikayesi ise klasik diyebiliriz;ailesinin boşanmasıyla aşka inancını kaybeden, ilişkilere sadece güzel zaman geçirme aracı olarak bakan,bağlılık fikrine karşı çıkan Summer(Zooey Deschanel )’a ilk görüşte aşık olan ve onu gerçek aşkın varlığına inandırabilceğini düşünen Tom(Joseph Gordon-Lewitt)’un,Summer'la tanıştıktan sonraki 500 günü...Günler arasında ileri-geri yolculuklarla çekilmiş ve dikkatlice izlenildiğinde göze çarpan küçük detaylarla birlikte filmin anlatılış biçiminin hemen hemen kusursuz olduğunu görebiliyoruz.Daha önce de flashback&flashforward yöntemlerini içeren filmleri görmüşsünüzdür ancak hangi günü izlediğinizi belirten resimlerin arka planındaki ağacın, Tom’un ruh haline ve ilişkinin durumuna göre mevsim değiştirmesi gibi dikkat çekici ve hoş detaylar filmi diğerlerinden farklı bir yere koyuyor.Kurgudaki geçişler inanılmaz başarılı, ilk kez beraber oldukları günün ertesinde işe giden Tom'un mutluluğu ve yolda karşısına çıkan tüm insanlarla bu mutluluğu paylaştığı müzikal sahnesinin sonunda gülümseyerek asansöre binen Tom'u gördükten sonra,takvim kışa dönmüş bir ağaçla birlikte 303.güne ilerliyor ve asansörden inen, çökmüş Tom'u görüyoruz.
Oyunculuklar ise beklediğimden de iyiydi diyebilirim.”Yes Man” den de hatırlayabilceğiniz Zooey Deschanel ve “the lookout”taki performansıyla dikkatimi çeken Joseph Lewitt’in uyumunu film boyunca hissedebiliyoruz,Tom Hansen performansı Lewitt’in oyunculuğunun üstüne koyarak devam ettiğini gösteriyor.
Film içerisindeki oyunculukların ve diyalogların sıcaklığı,Sid Vicious’a yapılan gönderme,Dorian Gray’den bahsedilmesi benim için önem arzeden detaylar ancak en önemlisi bir çok sahnede cümlelerden çok müziğin muhteşem etkisi...Filmin soundtrack albümü kesinlikle baştan sona dinlenmesi gereken bir albüm,zira film boyunca çalan tek bir şarkıya olumsuz eleştiri yapacak insanlarla tartışmak isterim.Şarkıların güzelliği ve çaldıkları sahnelere gösterdikleri uyum filmi ikinci kez izlemenize yol açabilir baştan uyarıyorum sonra söylemedi denmesin.Filmin sadece 90 dakika sürmesi ise tadını dimağınızda,uzun süre gitmeyecek şekilde, bırakabiliyor.İmdb puanı bir çok film için,özellikle romantik komediler için, yanıltıcı olabiliyor ama bu filmin top 250’ye girmesi tamamen hak edilmiş bir başarıdır.

Filmin en can alıcı sahnesi,Regina Spektor eşliğinde aşağıdadır, filmi izlemek isteyenler için söylüyorum bol miktarda ekşisözlük deyimiyle "spoiler" içerir,izlememeniz yararınızadır.

Filmin en başında da söylendiği "bu bir aşk hikayesi değil,bu aşka dair bir hikaye".Son zamanlarda dinlediğim en samimi hikaye...

14 Şubat 2010 Pazar

Oyun Hilesi!


Rory Delap,İrlandalı,1976 doğumlu futbolcu.
Tam sayısını bilmemekle birlikte onlarca asisti kariyerinde bulunduran bir oyuncu...33 yaşındaki bir futbolcu için bunun neresi garip diyebilirsiniz tabiiki,bu asistlerin çoğu elle!Yanlış duymadınız,dünyanın en etkili taç kullanan futbolcusu bu adam,çocukluk yıllarında cirit atmayla uğraşan,sonra şansını futbolda deneyip,hayatını bu sporun üzerine kuran İrlandalı,dünde yine benim diyen kanat oyuncusunun,duran topların usta isimlerinin ortalayamacakları kadar güzel bir taç atışıyla beraberlik sayısını takımının hanesine yazdırttı.Arsene Wenger'in "taçların ayakla kullanılması" önerisinin sebebi bu adamdır.

Şu anda!Şimdi! Senin hikayeni anlatıyorlar!



1 Mayıs 2009'da yayımladıkları "de te fabula narratur"(senin hikayeni anlatıyorlar) albümleriyle hayatımıza giren,"Paşanın başucu şarkıları" adında yayınladıkları 3 şarkılık "ep"lerinden sonra sitelerinden ara vermeye karar verdiklerini ancak direnişlerinden,mücadelelerinden vazgeçmediklerini bildiren Bandista,yepyeni iki şarkıyla geri döndü."Birinci rollama" ve "Kızıl Flama". Tüm şarkılarında olduğu gibi "ŞU ANDA!ŞİMDİ!" deki şarkıları da sitelerinden ücretsiz indirebilirsiniz."Birinci Rollama" sözleri ve müziği tamamen kendilerine ait,kendi tarzlarının dışına çıktıkları hoş bir çalışma olmuş.Benim favorim ise "Kızıl Flama". Müzikal anlayışlarını sürdürdükleri bir şarkı olmuş, yine çok şey anlatıyor,sokağa,direnişe,tekel işçilerine desteğe çağırıyor,aynı zamanda elinizde olmadan dans ettiriyor,bu şarkıyı dinlerken yüzünüze yansıyor mutluluk,eğlendiriyor her bandista şarkısı gibi.Birlik olmaya,devrime,özgürlüğe ve sosyalizme dair bir güzelleme...İsyan,Devrim,Özgürlük!!

12 Şubat 2010 Cuma

Notts County For Old Sven



Sven-Göran Eriksson; İsveçli teknik direktör, Alex Ferguson'dan 6 yaş küçük,The FA'ya göre İngiltere Milli Takımı tarihinin en başarılı 2. teknik direktörü...
Hiçbir zaman en üst seviyede bir teknik direktör olduğuna inanmadım,başarılı bir kariyere sahip olduğu yadsınamaz ancak teknik direktör karizması ve oynattığı futbol göz önüne alındığında bir Luciano Spaletti bile değildir benim gözümde.
Geçen yaz ismi Trabzonspor'la anıldığında aklımda soru işaretleri oluşmuştu,kariyeri düşüşe geçmiş bir teknik adam için dışarıdan bakıldığında iyi bir fırsat olarak görülebilirdi zira Trabzonspor sezonu 3. sırada tamamlamıştı ama şehrin yapısı,yönetim vizyonu,bütçe,kadro vs. hiçbiri eşleşmiyordu İsveç'liyle.Nitekim bir spor basını klasiği olan "eşi Türkiye'ye gelmek istemiyor " haberiyle spor basınımızın gündeminden çıkmıştı 68 yaşındaki teknik adam.
Kendisinden,bir zaman sonra "Eriksson İngiltere'nin 4.liginde!" şeklindeki Ntvspor başlığıyla haber alabildik.Detaylara indiğimizde görünen,sportif direktörlük görevine getirildiğiydi.Zaten arasının hiçbir zaman iyi olmadığı ingiliz basını haberi, İsveçlinin para peşinde koşmaya devam ettiği şeklinde duyurdu.Sol Campbell ve Kasper Schmeichel transferleri oldukça ses getirse de dünyanın en eski futbol kulübü olma ünvanına sahip Notts County bu sezon bir türlü istikrarı yakalayamamıştı.
Dün Sven-Göran Eriksson kulüpteki görevinden ayrıldığını açıkladı ve akabinde The Guardian'la bir röportaj gerçekleştirdi. İşte size Eriksson'un ağzından 4.lig macerası:

*Bu iki adamla tanıştığımda(Russell King ve Nathan Willett,kulübü satın alan konsorsiyumun temsilcileri) anlattıklarında çok hevesliydiler,kulubü halihazırda satın almışlardı ve hedefleri onu premier lige taşımaktı. Altyapıdan,antreman sahalarına,stadın iyileştirilmesinden,yapılacak transferlere hatta pilot takım almak istedilerine kadar bir sürü söz işittim.Bu proje fikri çok hoşuma gitmişti, rüya gibiydi diyebilirim, eğer verdikleri sözlerde dursalardı, hedefe ulaşabilirdik.

*Sol Campbell ilk maçına çıktıktan sonra iki günlüğüne Newcastle'da kalmak için menejerden izin istedi, izni aldıktan bir gün sonra başkan beni arayıp Campbell'ın ayrılmak istediğini iletti.Campbell'la 2 gün sonraki antremandan sonra bir buluşma ayarladık ancak antremandan izin alıp ayrıldıktan sonra kendisinden hiç haber alamadım,Sanırım o da kandırıldığını hissetti.

*Yalan söylediler.Kuzey Kore'ye futbol konuşmak için götürüldüm,Futbol federasyonu başkanı ve milli takım antrenörleriyle tanıştırıldım,antremanlarını,maçlarını izledim ve bir sürü toplantıya katıldım.Benden bir sürü konuda yardım istediler,futbol topu ve antrenör istemekten tutun da,onlar için Avrupada hazırlık maçları ayarlamama kadar.İngiltere'ye döndüğümüzde 6 aylık bir kamp yapabilmeleri için ayarlamalar yaptım ve maliyetleri karşılayabilmek için sponsorlarla iletişim kurdum ama Korelilerle tekrar konuşma fırsatımız olmadı.Onlardan, verdiğim yardım sözü için özür diliyorum ancak hiçbir şekilde tekrar iletişime geçemedik.

*Futbol için oradaydık ama bazı insanları ziyaret için bir saraya gittik.Orada Swiss Commodity Holding hisseleri dağıtılıyordu ve gördüğüm rakamlar milyon değil milyara işaret ediyordu.Şaka olsun diye neden birazını Notts County'ye aktarmıyorsunuz dediğimde,"Rahat ol Sven,istediğin transferleri yapacaksın,sonra da premier ligde olacaksın" cevabını aldım.

*Bir süre sonra kulüpte para sıkıntısı başladı,ödemeler yapılmıyordu.Şüphelenmeye başlamıştım ve bana söz verdikleri parayı hiçbirzaman ödemediler.Sözleşmemde kulübün %10'una sahip olacağum yazılıydı ama hiçbirşey alamadım.Bu olayın itibarımı zedeleyip zedelemeyeceğini bilmiyorum,bu işe gözlerim açık girdim,sevmiştim da ama işler kötü gitti.Belkide en başında şüphelenmem gerekirdi.

*Bazen futbolda işler istediğiniz gibi gitmez,maçlar kaybedersiniz,kendi kalenize gol atarsınız,yanlış transferler yaparsınız. Ama tüm bunlar gerçekleşirken,dürüstçe ve takım ruhuyla mücadele etmeniz gerekir. Ancak Notts County'de yaşadıklarımın bunlarla uzaktan,yakından alakası yoktu.İnsanları aldatmaya çalışmıyorsanız,çıkıp "işler kötü gitti" demek kolaydır,İnsanlar bunu sevmeyeceklerdir ama anlayacaklardır.Ama çıkıp bunları anlatmamın ve tüm bu hayal kırıklığının sebebi birdenbire,hiç kimseye haber vermeden,bir açıklama yapmadan ortadan kaybolmalarıdır.

*Ben burada olmasam,Notts County'e kesinlikle gelmeyecek oyuncular vardı,oyunculardan ve taraftarlardan çok özür diliyorum.Bize yardım edebilecek birilerini bulmak için defalarca Norveç'e, İspanya'ya, İsveç'e ,Londra'ya gittim,kulübe yatırımcı bulabilmek için elimden ne geliyorsa denedim.

Geride kalan 8 aya bakıp, be tecrübeden ne öğrendiği sorulduğunda ise Sven'in cevabı manidar olmuş: "Belkide insanlara haddinden fazla güveniyorum."

Olay Goal.com'daki haberin dışında henüz medyamıza yansımış değil, ancak bir kaç gün içerisinde "Sven-göran Eriksson 4.ligden kovuldu" haberlerini görmeye başlarız.

Küreselleşen futbolla birlikte, futbol takımlarında kara para aklayanlara, ruslardan araplara,milyarder zenginlerin kulüpleri oyuncakları haline getirmelerine alışmıştık ancak bu olay daha çok Türk dizilerini anımsattı bana. Pakistan'ın en büyük ailelerinden birinin, İngiltere'nin en eski futbol kulübünü satın alması, dünyaca ünlü bir teknik adamla anlaşmaları,işin içine Kuzey Kore futbolunun girmesi ,swiss commodity holding hisselerinin paylaşılması ,tek maçlık Sol Campbell macerası etc..,Aşk-ı Memnu gibi...
Tüm bu olanların sonunda en zararlı çıkan Notts County'de sıkışıp kalan Kasper Schmeichel olmuş gibi gözüküyor.

11 Şubat 2010 Perşembe

Çakma Steven Gerrard!


Anfield Anfield olalı böyle transfer görmedi, Liverpool,sezon sonunda Real Madrid'e gideceği konuşulan Steven Gerrard'ın klonuyla 3 yıllık sözleşme imzaladı.
Rafael Benitez "Gerrard gitmek istiyorsa zorla tutamayız ancak hazır sezon sonuna kadar bizimle birlikteyken klonlayalım dedik,tıp çok ilerledi olum, ohooo bu daha ne ki asıl Torres'i klonladığımızda bizi görün" diye konuştu. İngiltere futbol federasyonundan alınan özel izinle yeni transferin önümüzdeki maçlarda da forma giyebileceği açıklanırken, Liverpool maçlara artık iki kaptanla çıkacak.

İşte Erhan Telli'nin ele geçirdiği olay yaratacak diyalog:

Steven Gerrard-Bu adam kim böyle aynı ben!

Rafael Benitez-Sezon sonunda gidersin diye kendimizi garantiye aldık.

Steven Gerrard-Daha düne kadar sizin için tektim, büyük kaptanınızdım!

Rafael Benitez-Bir var bir yoksun bu yıl, orta sahadaki boşluğu doldurmamız gerek!

Steven Gerrard-Arkamdan iş çevirmeye ne meraklıymışsın ya! şimdi böyle mi oldu?

Rafael Benitez-Iıh endüstriyel futbol, rakipler, şampiyonlar ligi kem küm..

Steven Gerrard-Tamam kes ya tepem attı zaten uzatma!


9 Şubat 2010 Salı

amatör olan iyidir...

Uzun bir zamandır akıllarda olan ancak bloğu açacak adamlar, tembellik konusunda birbirleriyle yarıştıkları için bir türlü açılamayan bloğu sonunda açmış bulunuyoruz...

Mr. Blonde nin de bahsettiği gibi, okudukları bölümü değil sevmemek nefret eden 3 kişinin kendilerini tatmin etmeleri için açtıkları bir blog diyebiliriz buraya.

İlk postlardan anlaşılacağı üzere hayatın içinden her konuda yazacağız buraya.Bloğun içeriğinden iki postta da bahsedildiği için ben daha çok niye böyle bir şey yaptığımdan, yani neden bir blogta yazmak istediğimden bahsedeyim bu postta...

Küçükken, daha 9-10 yaşlarında o yaşta ki bir çok çocuktan daha çok ilgiliydim futbolla.Televizyonda ki futbolla ilgili her şeyi izlemeye çalışır Fransa 2.liginde ki asist krallığında kimin önde gittiğini bilirdim.Daha o zamanlar en büyük hayallerimden biriydi bir gazete de spor yazarlığı yapmak.Ama olmadı.Biraz büyüdüm sinema girdi hayatıma.Günde 3 film izleyen biri olmuştum bir anda.Hayat benim için bir ara sadece sinemadan ibaretti.O zaman da yönetmen olmak istemistim çok.Veya en kötüsünden ayda 500 tane satılan bir derginin sinema yazarı.O da olmadı.

Şimdi ise hayatta kendi adına başarısız olmuş biri olarak en azından bu blogta yazacaklarımla kendimi tatmin etmek istiyorum.Belki de her yerde olduğu gibi burda da bir şeyleri amatörce yapmak profesyonel yapmaktan çok daha zevklidir.

8 Şubat 2010 Pazartesi

Dükkanı Açarken!

Bir önceki postta sonunda dükkanı açmayı başardığımızdan bahsetti harvey, bende kim olduğumuzdan,nasıl bir halt yemeye kalktığımızdan bahsedeyim biraz.

Uzun zamandır aklımızda olan bir fikirdi blog açmak zira okumaktan sıkıldık diyemem ama blog alemine farklı bir renk katabileceğimizi düşünüyorduk, içinde olmaktan zerre haz etmediğimiz bir fakültenin üç bireyi, arayış içinde üç adam, hedeflerine doğru uzun ve bir o kadarda çetrefilli bir yola ilk adımlarımızı attık. Ben, nam-ı değer Mr.Blonde ve ortaklarım bugünden itibaren futbola, hayata, sinemaya dair kalemimizin yettiğince paylaşacağız düşüncelerimizi bu blogda.

Dükkanı açtığımız bu günlere dair bir kaç not da ben düşecek olursam;

Hakları için isyan eden tekel işçilerini eleştirip,4/c'ye sahip çıkan, "diplomalıyız ama işsiziz" diye sokaklara dökülen ama iş bulamamalarının sorumlularının kimler olduğunu biran olsun düşünmeyen "bindirilmiş kıtalar!"ı alkışlanmaya devam ediyor,

Hrant Dink'in katilinin ceza evinde evlendiğini sürmanşete taşıyan gazeteler yok satıyor, insanlar farklı olanı kabul edememe halinden, onu yok etmeye evrilmeleri gerektiğine inandırılan bir toplum yapısı içinde daha da kıvranıyor, kirli işleri örtmek için hep bir zalim-mazlum oyunu ortaya atılıyor, nemalanan nemalanıyor ve biz uyutulmaya devam ediyoruz!

Ulusal medyanın internet haberciliği "Seksi sporcular için tıklayın", "onu bu pozlarda hiç görmediniz" den öteye gidemezken, Hakan Ünsal insanı hala Hürriyet gibi manidar bir isme sahip gazetenin, Damat Ercan Paşa yönetimindeki spor servisinde zırvalamalarını sürdürüyor, Kulüp başkanlarının paralı askerlerinin kestikleri ahkamlara artık kendileri bile inanmıyor, neyse ki hala izleyen, okuyan, düşünen ve yorumlayan yazarların az da olsa varlıklarını sürdürdüklerini biliyoruz.

Amacımız bu köhne ortamda bir farklılık yaratabilmek, bir değişime yol açabilmektir, bence bu yolda önem arz eden başarılı olmaktan çok bu uğurda mücadele etmektir."Terinizin son damlasına kadar mücadele ettikten sonra kaybetseniz de yenilmiş sayılmazsınız." diyen adama inanırım ben.

Yolumuz açık olsun!


7 Şubat 2010 Pazar

1

"blog açsak?" mesajıyla başlayıp, bitmek bilmez beyin fırtınalarıyla devam eden sürecin sonunda başardık! Bir sene sonra biz nerede olacağız veya vakit bulup aklımızdakileri dökebilecek miyiz bloga, mümkün değil bilmek bugünden. Bunu başarıp, geçen bir seneyi bugünle karşılaştırabilirsek iyi şeyler yapmışız demektir.

Eğer not almak gerekirse, dükkanı açtığımız günler bu topraklarda; makam odası basanlar nezaketten bahsediyor, dünün katili bugünün mesihi 'idol' yapılmaya çalışılıyor, rabbine soranlar "4-c" cevabını alıyor, sinemamızda her sene yenisinin çıkmasıyla almanak işlevi gören ama kimsenin izlemediği(!) Recep İvedik'in üçüncüsü gösterime giriyor, 'transfer şampiyonu' ilan edilen Galatasaray maçlara forvetsiz çıkıyor, A milli takım teknik direktörsüz gruptan çıkarılıyor. Okullar uzadıkça uzuyor, Mert ve bendeniz spor medyasına atılacak ilk adımın hayalini kuruyoruz.

Hoşbulduk.