Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ocak 2017 Perşembe

Kader Kapıyı Çaldı

 

1964 tarihli, Ülkü Erakalın filmi. Senaryo da Yeşilçam efsanesi Bülent Oran'ın. Başrollerde Türkan Şoray, Ekrem Bora ve tam Hollywood jönü olan Muzaffer Tema var. Türkan Şoray, bir dans sahnesinde anlık görünen kadınların dışında filmdeki tek kadın. Henüz 19 yaşında ama kariyerinin başları değil çünkü 48. filmi. Yeşilçam'ın üretim delisi olduğu yıllar. Müzikler arasında, filmin adından etkilenerek mi yoksa filmin adını belirleyen mi bilinmez ama Kaderimin Oyunu ile Capricho Arabe var.

İlkokul, ortaokul yıllarında hafta sonu sabahları Vahi Öz filmleri izlerdik. İlla bir kanal yayınlardı. Çok garip değil; yalnızca 1963-1968 arası 5 yılda 49 film çekmiş. Babam ise gençliğinde Western ya da Kara Murat hastasıymış ama TRT'nin veya sayıları bugünlerde epey artan, o dönemdeyse tek tük olan sinema kanallarının yayınladığı bu filmleri izlemek varken bize pek ses etmezdi.

Vizontele'de Nazmi, "İnsan memleketini niye sever? Başka çaresi yoktur da ondan. Ama biz biliriz ki bir yerde mutlu mesut olmanın ilk şartı orayı sevmektir. Burayı seversen, burası dünyanın en güzel yeridir..." diyordu. Son 6 aydır iyice yükselen "bu ülkede yaşanmaz" nidalarının arasında hiçbir yere gidemeyen ve ülkeyi sevmekten başka çaresi olmayan bir insan olarak, buraya dair sevdiğim şeyleri hatırlama gereği duydum. Fazla da uzun sürmedi. Youtube sayesinde Yeşilçam neredeyse tüm arşiviyle orada duruyordu. Önce Ömer Lütfi Akad filmleriyle başladım. Vahi Öz filmleriyle devam etmeye niyetlendim, güzel günleri de hatırlatıp iki kere mutlu etsin diye. Fakat rastgele açtığım film, muhtelemen bir elin parmağını geçmeyecek kötü karakteri oynadığı filmlerden birisine denk geldi. Zaten bu yüzden olacak ki o unutulmaz sesi yerine, dublaj kullanmış yönetmen seyircinin buna alışmasını sağlamak için.

5 Ocak 2017 Perşembe

The Selfish Giant


Buralarda değilken birisi yorum bırakıp bir film önermiş. Hırsız girip televizyonu, bilgisayarı götürdüğünden beri evde 2 film izlememiştim. Kırk yılda bir yorum gelmiş, üstüne yazmadığımız zamanda blogu bulup gelmiş biri. Vardır hayır diye açtım filmi. Fena değil ama bunun olmuşu var. Fazla uzağa gitmeye gerek yok, Yusuf ile Kenan var. Mickybo and Me var. Sonu epey farklı ama uzaktan her şeyin toz pembe gördündüğü Britanya'daki benzer hayatları çocukların gözünden anlatan Billy Elliot var. Yine de başarılı çocuk oyuncular, İngiliz aksanı, atlar, güzel dram... Bunlardan birini seven açıp izlese keyif alır.

Eyvallah yorumu bırakan, bunu da okursan ses ver.

12 Aralık 2014 Cuma

The Cut



Filme yönelik eleştirilerin çoğu "biz soykırım yapmadık!!!" seviyesinde. Bu bir Ermeni Soykırımı filmi değil, bundan etkilenen hayatların filmi, hatta bir yol filmi. Sinemadan çıkıp "Türkleri, müslümanları yermek için film yapmış" diyen adam andavaldır, ikinci bir ihtimal yok. Nazaret'e yardım eden mahkum Türk, evine alan da Arap bir müslüman. Hayatta da böyle kesin doğrular yok ama insanları aksine ikna etmek pek mümkün olmuyor. Hatta konu milliyetçilikse neredeyse imkansız.

Tahar Rahim yine efsane oynamış. Videodaki sahneyi muhtemelen haftada birkaç kere açıp izleyeceğim artık, inanılmaz.

13 Kasım 2014 Perşembe

Un Prophete

- Ailen var mı?
+ Yok, efendim.
- Para gönderecek birileri var mı?
+ Yok, efendim.
- Dostların ya da düşmanların var mı?
+ Yok, efendim.

11 Kasım 2014 Salı

Kevaşe #5: Sibel

"Rıza... Bu hanımı İstanbul'a götür, evine teslim et."

Mientras Duermas

Mutluluk. Benim sorunum işte bu. Mutlu olamıyorum. Hiç olmadım. Başıma iyi şeyler geldiğinde bile mutlu olamıyorum. Her sabah gözlerinizi hiç motivasyonunuz olmadan açmanın ne demek olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Tek bir sebep için harcadığım gayret. Sadece bir sebep. Her şeyin yok olmasını engellemek için bir sebep. İnanın bana elimden gelenin en iyisini yapıyorum.
En iyisini. Hem de hayatımın her günü. 

Çok sığ yorum olacak ama böyle bir tiradla başlayan filmin kötü çıkması zaten imkansızdı. IMDB'de korku filmi denmiş, alakası yok. Birkaç sahnede geriliyor insan fakat o da korkudan değil, meraktan.

Filmde hepimizin ucundan kıyısından bulaştığı keyfi mutsuzluk yok. Cesar karakteri harbiden mutsuz. Yoğun bakımda, dış dünyadan kopmuş, neredeyse bitki gibi yaşayan annesine dahi anlatacak bir şeyi yok adamın. Şükretmeye programlandığımızdan olsa gerek, filmin başındaki repliğin yarattığı etki dakikalar ilerledikçe acıma duygusuna dönüşüyor. Acıma da değil aslında. Şu filmde Cesar'ın fiziksel olarak değil ama ruhsal açıdan verdiği zararlar hiç yabancı değil. Mutlu olmak gittikçe zorlaşmış, insanların hayattan aldığı keyif böylesine azalmışken her geçen gün daha da artıyor Cesar gibi insanlar. Sabah evden bebek gibi çıkanlar birkaç insanla iletişime girdikten sonra baruta dönüyor. Hayatımın herhangi bir döneminde insanlardan nefret ettiğini, evde yalnız vakit geçirmekten hoşlandığını söyleyenlerin sayısının bu kadar çok olduğu bir dönem hatırlamıyorum.

Marta Etura-Luis Tosar, İspanyolların Hakan-Arif'i galiba. Madeni bulmuş İspanyollar, işledikçe işlemişler. Luis Tosar Celda 211'de Veron'a benziyordu, bu filmde de Robbie Williams'ı andırıyor. Bir de Clara'nın Juventus tişörtlü sahnelerinin -erik gibi- mesajı ne acaba? Film Katalonya'da geçiyor, hatun oralı, manita desen o da İspanyol. Yönetmen ya Juventus dilosu ya da Milan taraftarı; o sahnede "işte böyle ..." mesajı veriyor.

10 Kasım 2014 Pazartesi

Celda 211

İki ay kadar önce Aytek'in ısrarları, sonra da İzi'nin liste aklıma sokmuştu filmi. Keşke bu kadar bekletmeseymişim. İzlemeyenler yine fotoğrafın altına inmesin, küfür yemeyelim.















Prison Break'in ilk sezonunda bir gardiyanın rehin alındığı, Sara'nın köşeye sıkıştığı efsane iki bölüm vardı. 6 ve 7. bölümlerdi galiba. Onun içine siyaset, devlet, etik, diziyi filme çevirecek ne varsa eklenmiş hali Celda 211.

İlk 15 dakikasının verdiği keyif tarifsiz. Zaten tüm film o tempoyla gitse uğruna din kurulur bu filmin, tapanlar olur. Bir Le Trou ya da Shawshank değil ama onlarda olmayan gerilim bu filmde var. Ters köşenin kralı. Filmin başı ile sonu arasında karakterlere bakışımın bu kadar değiştiği başka film hatırlamıyorum. Hapishanedeki ilk saniyelerde adımlarına bile dikkat edecek kadar naif adamın; bir gecede ailesi için kulak kopartıp kafa kesen birine dönüşmesi normalde epey saçma bir senaryo olurdu. Ancak filmde hapishane ortamı, şiddet öyle bir açıklanmış ki Juan aksi şekilde davransa garip gelirdi.

Sona bıraktım, Malamadre... Dayı sen naptın böyle be. One day in Europe'ta, finalde koyduğumuz Deportivo'nun taraftarı rolünde izlemiştim daha önce. Hayatının rolü diye bir tabir varsa her oyuncu için, Luis Tosar'ınki kesinlikle bu rol. Film bittiğinden beri sesi kulaklarımdan gitmiyor.

21 Ekim 2014 Salı

Kevaşe #4: Fatma



"Mesajı alıyorum Fatma..."

5 Ocak 2014 Pazar

Kevaşe #3: Şefika


"Başka ayakkabı da giyiliyor mu diyor. Giyeceğim. Rugan ayakkabılar giyeceğim. Böyle parlak. İbneler gibi parlayacak ayaklarım." -Rıdvan

3 Ocak 2014 Cuma

Kevaşe #2: Emel


"Bak, bak kimin için terk ettin lan beni? Kimin için kalbimi kırdın ulan? Bak, adamını iyi tanı. Halbuki ben senin için bu ülkenin en boktan adamının malını çaldım ulan. Duysa saniyede yok eder ulan beni. Ben bunu yaptım sana, sen bunu yaptın lan bana. Bu puşt için ulan, bunun için yapılır mı lan bana? Yapılır mı lan? Yapılır mı bana? Yapılır mı lan bu?" -Cumali

2 Ocak 2014 Perşembe

Kevaşe #1: Cindy


"Erkekler bence kadınlardan daha romantik. Biz evlendiğimizde tek bir kadına bağlı kalıyoruz. Biriyle tanışıyoruz, içimizden o harika biri, onunla evlenmeliyim diye geçiriyoruz. Ama kadınlar ihtimaller arasında en iyisini seçiyorlar. Evlenirken daima acaba iyi bir işi var mı diye düşünüyorlar. Hep beyaz atlı prensi bekliyorlar ama sonra iyi bir işi olan adam bulduklarında gidip evleniyorlar." -Dean

1 Ocak 2014 Çarşamba

SA


Son posttan bu yana 2.5 seneden fazla zaman geçmiş. Araya şike skandalı, askerlik, 2 şampiyonluk, Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final, İtalya seyahatleri, dünya gözüyle izlenen Roma-Lazio / Milan-Barca maçları sıkışmış ama yazmamışım.

Ne var ne yok bir Twitter'da bir de asker günlüğünde duruyor ama keşke üşenmeyip hepsini buraya dökebilseymişim.

3 sene önce herkes blog okurken kaçma yeri Twitter'dı; şimdi işler değişti. Artık oraya her şey yazılmıyor, ben yazamıyorum. 980 gün sonra yukarıdakilerden önemli ne oldu da kalktık tekrar buraya geldik? Hiçbir şey. Buraya yazmanın daha iyi olacağı şeyler var sadece.

Misal; kapalı dükkana kira ödemişiz...

15 Nisan 2010 Perşembe

In The Loop




2009 yapımı İngiliz filmi. Armando Iannucci'nin yönettiği ve The Thick Of It ekibindeki senaristlerle birlikte yazdığı film, en iyi uyarlama dalında Oscar'a aday olmuştu. Yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olmakla birlikte, ikincisini de sabırsızlıkla bekleme sebebidir bu politik komedi.

James Gandolfini girene kadar, diyalog karmaşası yaşanırken; The Sopranos'un göründüğü ilk sahne ile birlikte filmin hızı artıyor.

Fransa ve Japonya'ya göndermelerle süslenmiş replikler var filmde. Karen ve Miller'ın yemek yerkenki diyalogları ise Tarantino filmlerini anımsatmış: Filmin gidişatını etkilemeyen, karakterlerin kişiliklerini ortaya çıkaran ve eğlenceli. (Bkz. Like a Virgin - Rezervuar Köpekleri)

Söylemezsem ayıp olur: Anna Chlumsky de burada.

13 Nisan 2010 Salı

Fotoğrafta Kaç Üçgen Var?

Filmi izlemeyenlere spoiler olacak ama, finaldeki üçgenin geleceği ancak böyle haber verilebilirdi! Tarantino... Bir kez daha büyüksün.

9 Mart 2010 Salı

Uluslararası İstanbul Film Festivali


3-18 Nisan tarihleri arasında, bu sene 29.su yapılacak olan festivalin programı açıklandı. Listede Rezervuar Köpekleri'nin olması heyecanımızı arttırdı elbette. Peçeteye yazıp yollasak bu kadar olurdu!

İzlemek isteyenler için:
6 Nisan Salı 11.00 Rexx
17 Nisan Cumartesi 11.00 Atlas

23 Şubat 2010 Salı

Au Revoir Les Enfants



Au revoir les enfants. 1987 yapımı, Louis Malle tarafından yazılıp yönetilen, senaryo ve yabancı film dallarında Akademi Ödülleri'ne aday gösterilen film. Peki nedir II. Dünya Savaşı üzerine çekilen bilmem kaç filmden biri olan 'Görüşmek Üzere Çocuklar'ı bu bloga getiren?

********

27 Mart 1973'te Knoxville'de; fakir bir ailenin kızı Connie dünyaya getirir O'nu.

Evden kaçıp kendisinden yaşça büyük Tony ile yaşamaya başlayan Connie, oyunculuk hayalleri kurar bir yandan. Tam anlamıyla bir sinema bağımlısıdır ve kendisini o perdenin içinde düşler hep. Fakat gerçekler düşlerin yakınından bile geçmez ve on altı yaşında sevgilisinden hamile kalan bir anne adayı olarak kalır.

İşsiz ve umursamaz baba, çocuk anne. Bu şartlarda büyümek zorunda kalan kahramanımız, sinema meraklısı annenin etkisiyle farkında olmadan geleceğini şekillendirmeye başlar bile.

5-6 yaşlarında sinema sinema gezer. Yaşıtlarıyla oynamak yerine karanlığa gömülüp kalan esas oğlanı problemli okul yılları bekler. Seneler geçer. Okuldan kaçıp, oyunculuk dersleri almaya başlar. Fakat hocaları dönemin en berbat filmlerinde rol alan ikinci sınıf aktörler, james Best ve Alan Garfield olunca kameranın önünde tutunamayacağını anlar kısa sürede.

Yavaş yavaş bağlıyorum mutlu sona.

Hayalleri ve onları gerçekleştirmek için de paraya ihtiyacı vardır. Los Angeles'da bir video dükkanında çalışmaya başlar. Futbol hastası bir çocuğun, tuttuğu takımın maçlarında top toplayıcı olması gibi bir şeydir bu O'nun için! Tüm gününü film izleyerek geçirmektedir artık. Fakat bir sıkıntısı vardır. Yakın çevresi film isimlerini O'ndan daha kötü telafuz eden başka bir insan olmadığını iddia eder. Bir gün dükkanına gelen bir müşteri, "au revoir les enfants var mıdır?" der kendisine.

İsmi yine telafuz edemez,
sinirlenir
ve şöyle der:
"Siktir et... ben ona kısaca Reservoir Dogs diyorum..."

********

Bu olaydan 3 yıl sonra kariyerinin ilk kült filmini yazıp yönetip, adını da Reservoir Dogs koymak.
Tarantino... büyüksün.

20 Şubat 2010 Cumartesi

(500) Days Of Summer


İsmini ve kendisiyle ilgili övgü dolu sözleri çok sık işittiğim bir filmdi ” 500 Days Of Summer”. Ancak ne yalan söyleyeyim klasik bir romantik komediden fazlası olabileceğini hiç düşünmemiştim özellikle de afişini görünce.Bence romantik komedileri, türdeşlerinin arasında ön plana çıkartan oyunculuklardır; benzer konulara sahip yüzlerce filmden farklı bir yapıt ortaya koymak oldukça zordur ve (500) Days of Summer bunu türünün alışık olmadığı bir yolla başarmış diyebiliriz.(500) Days Of Summer’ın, türün bugüne kadar izlediğim en iyi yönetmen performanslarından birine sahip olduğunu söylersem abartmış olmam herhalde.

Film başlarkenki ibare aslında farklı bir filme hazırlıklı olmamız gerektiğine dair bir ipucu veriyor.Yazarın notu ise daha film başlamadan gülmenize neden oluyor.Hikayesi ise klasik diyebiliriz;ailesinin boşanmasıyla aşka inancını kaybeden, ilişkilere sadece güzel zaman geçirme aracı olarak bakan,bağlılık fikrine karşı çıkan Summer(Zooey Deschanel )’a ilk görüşte aşık olan ve onu gerçek aşkın varlığına inandırabilceğini düşünen Tom(Joseph Gordon-Lewitt)’un,Summer'la tanıştıktan sonraki 500 günü...Günler arasında ileri-geri yolculuklarla çekilmiş ve dikkatlice izlenildiğinde göze çarpan küçük detaylarla birlikte filmin anlatılış biçiminin hemen hemen kusursuz olduğunu görebiliyoruz.Daha önce de flashback&flashforward yöntemlerini içeren filmleri görmüşsünüzdür ancak hangi günü izlediğinizi belirten resimlerin arka planındaki ağacın, Tom’un ruh haline ve ilişkinin durumuna göre mevsim değiştirmesi gibi dikkat çekici ve hoş detaylar filmi diğerlerinden farklı bir yere koyuyor.Kurgudaki geçişler inanılmaz başarılı, ilk kez beraber oldukları günün ertesinde işe giden Tom'un mutluluğu ve yolda karşısına çıkan tüm insanlarla bu mutluluğu paylaştığı müzikal sahnesinin sonunda gülümseyerek asansöre binen Tom'u gördükten sonra,takvim kışa dönmüş bir ağaçla birlikte 303.güne ilerliyor ve asansörden inen, çökmüş Tom'u görüyoruz.
Oyunculuklar ise beklediğimden de iyiydi diyebilirim.”Yes Man” den de hatırlayabilceğiniz Zooey Deschanel ve “the lookout”taki performansıyla dikkatimi çeken Joseph Lewitt’in uyumunu film boyunca hissedebiliyoruz,Tom Hansen performansı Lewitt’in oyunculuğunun üstüne koyarak devam ettiğini gösteriyor.
Film içerisindeki oyunculukların ve diyalogların sıcaklığı,Sid Vicious’a yapılan gönderme,Dorian Gray’den bahsedilmesi benim için önem arzeden detaylar ancak en önemlisi bir çok sahnede cümlelerden çok müziğin muhteşem etkisi...Filmin soundtrack albümü kesinlikle baştan sona dinlenmesi gereken bir albüm,zira film boyunca çalan tek bir şarkıya olumsuz eleştiri yapacak insanlarla tartışmak isterim.Şarkıların güzelliği ve çaldıkları sahnelere gösterdikleri uyum filmi ikinci kez izlemenize yol açabilir baştan uyarıyorum sonra söylemedi denmesin.Filmin sadece 90 dakika sürmesi ise tadını dimağınızda,uzun süre gitmeyecek şekilde, bırakabiliyor.İmdb puanı bir çok film için,özellikle romantik komediler için, yanıltıcı olabiliyor ama bu filmin top 250’ye girmesi tamamen hak edilmiş bir başarıdır.

Filmin en can alıcı sahnesi,Regina Spektor eşliğinde aşağıdadır, filmi izlemek isteyenler için söylüyorum bol miktarda ekşisözlük deyimiyle "spoiler" içerir,izlememeniz yararınızadır.

Filmin en başında da söylendiği "bu bir aşk hikayesi değil,bu aşka dair bir hikaye".Son zamanlarda dinlediğim en samimi hikaye...