20 Şubat 2010 Cumartesi

(500) Days Of Summer


İsmini ve kendisiyle ilgili övgü dolu sözleri çok sık işittiğim bir filmdi ” 500 Days Of Summer”. Ancak ne yalan söyleyeyim klasik bir romantik komediden fazlası olabileceğini hiç düşünmemiştim özellikle de afişini görünce.Bence romantik komedileri, türdeşlerinin arasında ön plana çıkartan oyunculuklardır; benzer konulara sahip yüzlerce filmden farklı bir yapıt ortaya koymak oldukça zordur ve (500) Days of Summer bunu türünün alışık olmadığı bir yolla başarmış diyebiliriz.(500) Days Of Summer’ın, türün bugüne kadar izlediğim en iyi yönetmen performanslarından birine sahip olduğunu söylersem abartmış olmam herhalde.

Film başlarkenki ibare aslında farklı bir filme hazırlıklı olmamız gerektiğine dair bir ipucu veriyor.Yazarın notu ise daha film başlamadan gülmenize neden oluyor.Hikayesi ise klasik diyebiliriz;ailesinin boşanmasıyla aşka inancını kaybeden, ilişkilere sadece güzel zaman geçirme aracı olarak bakan,bağlılık fikrine karşı çıkan Summer(Zooey Deschanel )’a ilk görüşte aşık olan ve onu gerçek aşkın varlığına inandırabilceğini düşünen Tom(Joseph Gordon-Lewitt)’un,Summer'la tanıştıktan sonraki 500 günü...Günler arasında ileri-geri yolculuklarla çekilmiş ve dikkatlice izlenildiğinde göze çarpan küçük detaylarla birlikte filmin anlatılış biçiminin hemen hemen kusursuz olduğunu görebiliyoruz.Daha önce de flashback&flashforward yöntemlerini içeren filmleri görmüşsünüzdür ancak hangi günü izlediğinizi belirten resimlerin arka planındaki ağacın, Tom’un ruh haline ve ilişkinin durumuna göre mevsim değiştirmesi gibi dikkat çekici ve hoş detaylar filmi diğerlerinden farklı bir yere koyuyor.Kurgudaki geçişler inanılmaz başarılı, ilk kez beraber oldukları günün ertesinde işe giden Tom'un mutluluğu ve yolda karşısına çıkan tüm insanlarla bu mutluluğu paylaştığı müzikal sahnesinin sonunda gülümseyerek asansöre binen Tom'u gördükten sonra,takvim kışa dönmüş bir ağaçla birlikte 303.güne ilerliyor ve asansörden inen, çökmüş Tom'u görüyoruz.
Oyunculuklar ise beklediğimden de iyiydi diyebilirim.”Yes Man” den de hatırlayabilceğiniz Zooey Deschanel ve “the lookout”taki performansıyla dikkatimi çeken Joseph Lewitt’in uyumunu film boyunca hissedebiliyoruz,Tom Hansen performansı Lewitt’in oyunculuğunun üstüne koyarak devam ettiğini gösteriyor.
Film içerisindeki oyunculukların ve diyalogların sıcaklığı,Sid Vicious’a yapılan gönderme,Dorian Gray’den bahsedilmesi benim için önem arzeden detaylar ancak en önemlisi bir çok sahnede cümlelerden çok müziğin muhteşem etkisi...Filmin soundtrack albümü kesinlikle baştan sona dinlenmesi gereken bir albüm,zira film boyunca çalan tek bir şarkıya olumsuz eleştiri yapacak insanlarla tartışmak isterim.Şarkıların güzelliği ve çaldıkları sahnelere gösterdikleri uyum filmi ikinci kez izlemenize yol açabilir baştan uyarıyorum sonra söylemedi denmesin.Filmin sadece 90 dakika sürmesi ise tadını dimağınızda,uzun süre gitmeyecek şekilde, bırakabiliyor.İmdb puanı bir çok film için,özellikle romantik komediler için, yanıltıcı olabiliyor ama bu filmin top 250’ye girmesi tamamen hak edilmiş bir başarıdır.

Filmin en can alıcı sahnesi,Regina Spektor eşliğinde aşağıdadır, filmi izlemek isteyenler için söylüyorum bol miktarda ekşisözlük deyimiyle "spoiler" içerir,izlememeniz yararınızadır.

Filmin en başında da söylendiği "bu bir aşk hikayesi değil,bu aşka dair bir hikaye".Son zamanlarda dinlediğim en samimi hikaye...

1 yorum:

derya dedi ki...

film uzun zamandır arşivimde izlenmesi beklenen filmler arasında bekliyordu:) bugün hazır vaktim varken izliyim dedim.. ve pişman oldum bu kadar zaman niye bekledim diye.. film sıradan bi romantik-komedi tarzından çıkmış .. her şeyiyle orjinal bir film olmuş.. en sevdiğim sahnenin videosunu da eklemişsin zaten :)) Kesinlikle tavsiye edebileceğim sıkılmadan ve sonunda size tebessüm ettirecek keyifli bir film..
Yazında zaten güzel bi özeti olmuş filmin.. :)