3 Nisan 2011 Pazar

Altın Yıllar


Gülümsedim, yaklaştım:
- ...
+ Merhaba, tanımadın mı?
- Aa hasan. Nasıl tanıdın! Değişmemiş miyim?
+ Hiç. Burada mı yaşıyorsun? Yurt dışındasın diye biliyordum.
- Bilkent'teydim. Değişim programıyla Amerika'ya gittim bir sene o kadar. Yüksek lisans yapıyorum şimdi Sabancı'da ama yine gideceğim galiba Amerika'ya, doktora için. Sen neler yapıyorsun?
+ İ-işletme okuyorum, yedinci senem.
- A.
+ ...
- ...
+ Peki, görüşmek üzere. Hoşçakal.
- Sen de!


Yüzüm gülsün diye gittiğim ama sadece yaşayacak kadar para kazanabildiğim bir işim var. Elime mavi bir banknot geçse ne yaparım bilmiyorum; uzun zaman oldu. Hiç hırsım yok. Bir an gaza gelsem, bir başarıyla motive etmeye çalışsam kendimi, yapamam; uzun zaman oldu. Sevgilim yok. Keşke sevgilim olsa dediğim biri yok. Sevgilim olsa nerelere giderdik, ne yapardık bilmiyorum; uzun zaman oldu.

Kendim gibi çok insan tanıyorum gitgide. Acılar, çabalar, pişmanlıklar o kadar benziyor ki birbirine, tek başıma düzlüğe çıkmamın imkanı yok. İşin garibi bu kadar çok insanın birden kazanmasının da imkanı yok. Sigarayı kendine fon edip durmadan öksüren, sabah akşam elinde renksiz bir gazete sayfasıyla atları izleyen adamlardan tek farkımız, daha az kaybetmiş olmamız. Hangimiz kurtuluşa yakın, bilmiyorum.

Hayat düzenli olarak iyiye gitmiyor. Aslında ısrarla kötüye gidiyor ama birilerini kızdırmaya gerek yok, beterin beteri var. Ajandaya gereksinimim olmadı hiçbir zaman, tarihlerin zaten anlamı var. 3 Nisan 2010, 3 Nisan 2009'u aratıyor. Bu sene de bir fark yok. Halef, selef; herkes bizi sikiyor.

İki ihtimal var... Birincisi; insan ömrünün baharı bu değil, eskiler bizi yiyor. Korkunç olanı, ikincisi; çok büyük şeyler kaçırıyoruz. Bir daha asla bu kadar aydınlatmayacak güneş varken sokağa çıkmıyoruz. Bir daha asla bu kadar güzel olmayacak kadınlar varken susuyoruz. Bir daha asla bu kadar yalnız olamayacakken boktan insanları dinleyip kendimizden uzaklaşıyoruz.

Gücümüz de bir yere kadar yetiyor, yoruluyoruz.

- Profilindeki fotoğraf ne?
+ Beyrut. Gidene kadar değiştirmeyeceğim.
- Yuh! Yıllarca orada mı duracak?
+ Niye yıllarca?
- Allah söyletti herhalde.

23 Mart 2011 Çarşamba

Hayat

Güzel bir gün, pırıl pırıl gökyüzü, hafiften kaybolan derbi kasveti, günler önce yapılan planlar... Gel gör ki hayat aynı hayat. Öldürücü darbeyi bekliyoruz hayattan ne zamandır fakat bir türlü gelmiyor. Gazı da Regina veriyor bu sefer: try it again, breathing's just a rhythm.

7 Şubat 2011 Pazartesi

Futbolun Değişimi

Yönetici tipleri de değişti. Zamanın ünlü bir futbolcusundan dinlemiştim. Sevgilisiyle şehrin caddelerinde turlayan futbolcusunu gören yönetici, acı bir fren ile yanlarında durur. Arabadan hışımla iner. Futbolcunun avucunun içine arabasının anahtarlarını sıkıştırır ve "bu takımın futbolcusu yürümez, en iyi arabaya biner. Siz gidin ben yürürüm" der. Yönetici yürüyüp uzaklaşır. O yönetici şehrin hırdavatçılarından biridir. Aynı şehrin bir başka yöneticisi, bu olaydan 20 yıl sonra bir başka olaya imza atar. Şehrin ileri gelen kuru bakliyatçılarından birine bir gün telefon gelir. Arayan, şehrin takımının bir yöneticisidir; "tesislerin mutfağında pişirecek yemek kalmadı" der yönetici. Kuru bakliyatçı hemen 5-6 çuval malzemeyi tesislere gönderir. Ertesi gün kapıya bir kamyonet yanaşır. Kamyonetten inen adam, "beni kulüpten gönderdiler, yüklenecek malzeme varmış" der. Bunun üzerine kuru bakliyatçı tesisleri arar. Dün gönderdiği bakliyatların ulaşıp ulaşmadığını sorar. Telefondaki yönetici; lig uzun, bu gönderdiklerin bize iki hafta ancak yeter, o yüzden kamyoneti gönderdik" der. 1972-73 sezonundayız. Gece 22.30. Kapı çalınır. Kapıyı futbolcunun annesi açar. Karşısında oğlunun oynadığı kulübün iki yöneticisi ve teknik direktörü vardır. "Anneciğim, oğlun evde mi?" diye sorarlar. "Uyuyor" yanıtını alan yöneticiler ve hoca sevinirler, teşekkür edip giderler. Bugün mü? Artık kulüp yöneticileri ile futbolcular gece alemlerine beraber akıyorlar. Zamanında eve sağ salim dönebilsinler diye!


Çocukluğumu geniş bir sokakta geçirdim. O günlerde arabalar çift taraflı park etmezdi. Sadece elinde pazar filesi olan ve ne hikmetse her seferinde top isabet eden amcaların, teyzelerin geçtiği bir sokaktı. Bir gün plastik topumuz ve cebimizde harçlığımız yokken, mahallenin çocuklarıyla oturmuş, ne halt yiyip de top alacağımızı konuşuyorduk. Bu uğurda, neredeyse bütün çizgi romanlarını aşağı mahalle çocuklarına satmış üst mahalle çocuklarıydık. Karar verdik, yoldan geçenlerden para isteyecektik. Ama utandık, yapamadık. Sonra içimizden birini bir adamla konuşurken gördük. Hemen oraya koştuk. Adam nasıl top yapacağımızı anlatıyordu. Çevredeki çöpleri toplayacaktık ve sağlam bir poşetin içine dolduracak, bir ip ile bu poşeti bağlayacaktık. Ve yaptık. Zıplamayan, kötü kokan, falso almayan, yuvarlak olmayan ve haddinden daha ağır bir futbol topumuz olmuştu. Ama yetinmesini bildik. Oynadık, oynadık, oynadık… Bir süre sonra topumuz sokakta nadir bulunan arabalardan birinin altına kaçtı. Çıkarmak için birimiz arabanın altına girdi ama poşetin bir kenarı arabanın altına takılmıştı, farketmedik. Çekerken poşet yırtıldı ve içindekiler arabanın altına dağıldı; topumuz patlamıştı. İşte çocuğun elinden oyuncağını almak böyle bir şeydi, öğrendik. O gün her zamankinden daha erken gittik evlerimize; annelerimiz camdan aşağı sarkıp ismimizi haykırmadan, babamız eve gelmeden, sofra hazırlanmadan. Arabanın altına top kaçmıyor artık. Çünkü top tepecek sokak kalmadı. Halı sahalara kaçtı gençler, sadece parası olanlar tabii. Belki de bu yüzden herkes bilgisayar başında menajer oldu. İnternetteki futbol oyunları yeni bir sektör oldu. Herkesin en az bir sanal takımı var artık. Herkes ya kulüp sahibi ya da menajer. Eskiden oynardık, şimdi oynatıyoruz.


Değişen sadece futbol mu? Bizler değişmedik mi hiç? Belki hala küçüklüğümüzdeki takımın peşinden koşmaya devam ediyoruz. Ama artık "ya ya ya şa şa şa" diye bağırmıyoruz. Attığımız sloganlarda rakibe karşı nefret de var. Karşısındakinin bacakları arasından top geçirerek, rakibini madara eden futbolcumuza "oley" diye bağırıyoruz, acımasızca, rakibin de bir insan olduğunu, o işten ekmek yediğini unutarak. Artık bunu yapan bir futbolcuyu tokatlayan babalar da kalmadı. Veya çocuğunu öğle namazında toprağa verip, maça koşacak, kanser olduğunu kulüp yönetiminden ve takım arkadaşlarından saklayıp, ölümüne futbol oynayacak, kırık bir serçe parmağıyla, kanat oynayıp, 90 dakika boyunca onlarca orta yapabilecek ve acısını maç bitene kadar gizleyebilecek futbolcu kaldı mı acaba?


Futbol sevgimiz ise hiç değişmedi. Hiç beğenmesen de, sevgilin saçlarını kestirse veya başka bir renge boyatsa, onu sevmekten vazgeçebilir misin? Teninin kokusu değişmez ki. Bakışlarındaki parıltı sönmez ki. Bu da öyle bir şey işte. Bu değişimin sonu gelmeyecek. Her değişim seni mutlu etmese de, oyun devam edecek. Top çizgiyi terk edene kadar, oyun devam kalacak.


Sen çizginin neresindesin? İçinde mi, dışında mı? İşte önemli olan bu.

Bülent Gürsoy, Piknikte Dömivole.

24 Ocak 2011 Pazartesi

Galatasaray 1-0 Sivasspor: Gayesiz, Bomboş


Tribün merakı ya da forma özleminden değil, yapacak daha iyi bir şey olmadığından 5'te girdim stada. Hiçbir şey yok etrafta. Laf olsun diye değil, hiçbir şey yok. Alkol satışı yok, aylak aylak gezeceğin Profilo/Cevahir yok, iki durak ötede Taksim yok, -ah pardon, Kanyon var-, iddia bayii yok, yani maçtan saatler önce gelmene sebep hiçbir şey yok. "Ailelerin gelip tüm günlerini geçirdikleri bir ortam yaratmak istedik" dediniz iyi güzel de, bir maçtan 3 saat önce gelin bakalım, n'apabileceksiniz...

Bizim koltuğun iki sıra yanında yaşlı bir adam, yanında dört kişi daha. Anlattığına göre malum günlerde Kopenhag'da, Monaco'daymış. Lokomotif Moskova maçı için günübirlik Rusya'ya giden, sol üstteki Metin Oktay pankartına bakıp susan bir adamdan bahsediyoruz. Cebinden Lise kimliğini çıkartıp gösteriyor. Bizi Ali Sami Yen'den ayırana bela okuyor, "bir delikli kuruşumuz yokmuş, hasiktirsin oradan orospu çocuğu" diyor. "Beğendin ama stadı, güzel olmamış mı baba?" diyor birisi, cevap bile vermiyor.

Hala misafiriz. Takım burada. Galibiyetler, şampiyonluklar burada gelecek. Seveceğiz er ya da geç ama sıkıntı sevmek değil. Revivo'yu bile sevdiysek vaktinde, Kazım nasıl sevilmeye başlanıyorsa burası da sevilir elbet. Gel gör ki alışmak için aynı şeyleri söyleyemiyoruz. Alışmak sevmekten daha zor geliyor.

Maça dair fotoğraftaki iki adam dışında söylenecek pek bir şey yok. Geriye kalanları seyrederken maziyi düşünüp hayallere dalıyoruz.

16 Ocak 2011 Pazar

Yavaş

"Galatasaray Başkanı açıkladı: "Stadın mimarı olan sayın Başbakan dün hiç haketmediği bir olaya maruz kaldı. Elimizdeki 200 kamera ve 40 tane de polis kamerasının görüntüleri incelenecek ve bu insanları bir daha bu statlara sokmayacağız."

Kombine Taahhütnamesi

8) MÜŞTERİ, tüm müsabakalarda genel kabul görmüş centilmenlik kurallarına, KULÜP tarafından tespit edilmiş kurallara, güvenlik güçlerinin talimatlarına ve "7 Mayıs 2004 tarihinde 25455 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 5149 Sayılı, Spor Müsabakalarına Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun'a ve bu Kanun kapsamında daha sonra yayınlanan tüm düzenlemelere uymayı peşinen kabul, beyan ve taahhüt eder. MÜŞTERİ tarafından bu kurallara uyulmadığının tespit edilmesi halinde, Bir Buçuk Sezonluk Kart ihbara gerek olmaksızın ve herhangi bir bedel ödenmeksizin KULÜP tarafından geri alınır ve iptal edilir. MÜŞTERİ, böyle bir durumun vukuu bulması halinde hiçbir hak, alacak ve tazminat talebinde bulunmayacağını peşinen kabul, beyan ve taahhüt eder.


14) MÜŞTERİ'nin yaptığı hareketler sonucu KULÜP'e gelecek her türlü maddi ceza, tazminat ve zararlar aynen MÜŞTERİ'ye rücu edilerek, tahsil edilir. Ayrıca Bir Buçuk Sezonluk Kart herhangi bir bedel ödenmeksizin iptal edilir.

Spor Müsabakalarında Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun

Amaç

Madde 1- Bu Kanunun amacı; spor müsabakalarının yapıldığı alanlar ile bunların eklenti ve çevresinde müsabaka öncesinde, müsabaka esnasında veya sonrasında şiddetli rekabet ve bunun doğurduğu fanatizm sonucu patlayıcı, parlayıcı, yanıcı, yakıcı, kesici veya delici maddelerin kullanılmasının, şiddet ve düzensizliğin, kişilik haklarına, ailevî veya manevî değerlere yönelik hakaret, sövme ve aşağılayıcı slogan ve davranışların yer aldığı sporun ruhuna, ilke ve kurallarına uymayan kötü tezahüratın önlenmesi suretiyle huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığı ve kamu düzeninin sağlanmasına yönelik olarak alınacak önlemler ve uygulanacak yaptırımlarla ilgili usul ve esasları düzenlemektir.

Çirkin ve kötü tezahürat

Madde 12- Müsabakanın yapılacağı yerde veya yakın çevresindeki yollarda, meydanlarda, caddelerde veya benzeri yerlerde, toplu taşıma araçlarında, umuma açık diğer mekanlarda ferdî veya toplu olarak, takımlar ile taraftarlarını, kulüp başkan ve yöneticilerini, antrenörünü ve sporcularını, hakemleri ve federasyon yöneticilerini, müsabakada görev yapan diğer kişileri, söz veya hareketlerle aşağılayıcı, tahrik ve taciz edici kötü söz niteliğinde slogan atılması ve çirkin tezahüratta bulunulması yasaktır.

Yasak fiiller

Madde 17- Spor ahlâkına aykırı, tahrik edici, aşağılayıcı, dil, din, mezhep, ırk, cinsiyet, etnik ve siyasî ayrımcılığa yönelik söz sarf edilmesi veya bu mahiyette afiş veya pankartların müsabaka alanına veya yakın çevresine asılması yasaktır.


Peki, neye dayanarak sokmayacaksın bizi oraya?


15 Ocak 2011 Cumartesi

Mecburiyet

Ameliyattan çıkan annem.
Yedinci senesinde bitmeyi bekleyen/bitemeyecek gibi görünen okulda final haftası.
Onca alışkanlığa, tanıdık mekanlara veda.
Cepte stada gidip dönebilecek kadar yol parası.
15 Ocak 2011'de ne varsa hayatımda -ya da ne yoksa-, bu akşam orada olmamamı gerektiriyor. Bir tarafı bu. Diğer tarafında ise gerçek hayat var. Hiçbir şey yolunda değilken, hayatın tam ortasını bırakıp gitmişken bugün mutlu olmamak gerekiyor.
Yeni bir hayat başlıyor. İtaat eden biziz, kuralları yine biz koyamadık. Zaten isyan etmeyi becerebilsek birazdan yola düşüyor olmazdık.

6 Aralık 2010 Pazartesi

O Gün Yaklaşırken

11 Ağustos 2002. Baba Lucescu gitmiş. İkinci Fatih Terim Dönemi'nin ve sezonun ilk maçı, üçüncü yıldızla çıkılan ilk maç. Bunlar olmasa da benim için ilk maçtı zaten. Biletleri karaborsadan kuzen almıştı, kalan parasıyla maçtan sonra iki çeyrek köfte bir de ayran alabilmiştik. 2 tane Ümit Karan, 1'er tane de Felipe ve Arif atmış, 4-1 kazanıp haftayı lider kapatmıştı Galatasaray. Hakem Erol Ersoy'du, Samsunspor'da Ertuğrul vardı. Takımlar ısınırken Rambo Okan o gece kaldığı reklam panolarından çıkıp, bir elinde Fenerbahçe bayrağı diğer elinde bıçakla santraya koşmuş, bugünlerde taraftarın yerden yere vurduğu Ayhan, eylemin başarıyla sonuçlanmasına mani olmuştu. Ertesi gün Hıncal, "bu takımdan bir şey olmaz" minvalinde şeyler yazmıştı.

Demem o ki, o güne dair her şeyi hatırlıyorum. Övünülecek bir şey değil bu, aynı kafada milyonlarca insan var evrende. Şimdilerde dillerden düşmeyen, "başarısızlık nedir bilmez şımarık nesil" mensubu ve İstanbul'a uzak herkes için ulaşılamaz bir yerdi Ali Sami Yen. Bilmiyorum, halen öyle belki de. Lise bittiğinde aileye karşı çıkıp, daha rahat bir hayatı reddedip, 16 yaşında tek başına İstanbul'da yaşama sebebiydi benim için. Geride kalan 6 yılda hayatımı sikse de bu şehir, eşitliği bu stadın içinde, çevresinde geçirdiğim dakikalar sağlıyor. Cumartesi, 20.45'ten sonra Mecidiyeköy, İstanbul'un en boş semti. Bir daha yok. İşe gelirken, işten giderken yok. Yani; bir daha hiç yok.

5 Kasım 2010 Cuma

"Adaletsiz insan olur mu?"

20 Ağustos 2007. Türk polisinin ellerinde biten bir hayat. Geride kalan 3 yıl, 2 ay, 15 gün.

"Mahkeme heyeti Nijeryalı Festus Okey'in kimlik bilgilerinin Adalet Bakanlığı'ndan sorulduğunu, bakanlığın da durumu Dışişleri Bakanlığı'na sorduğunu, Dışişleri Bakanlığı'nın yanıtının sorulmasına karar verildiğini, duruşmanın ileri bir tarihe ertelendiğini.."

Dünkü duruşmadan çıkan karar bu.
Devamı da var, bununla kalmıyor.
Davaya müdahil olmak isteyen Göçmen Dayanışma Ağı aktivistleri ile bir adım ileri gidilememesini eleştiren Avukat Güray Dağ hakkında, İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti soruşturma başlatıyor. Hangi heyet? 1170 gündür kimlik tespiti yapamayıp olayın üzerini örtmek isteyen, şanlı türk polisine leke sürmek istemeyen heyet. Kaldı ki, kimliğini tespit edemedikleri insanın üzerinde Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından verilen ve üzerinde Festus Okey yazan bir mülteci kimliği var.
Devamı yine var.
Göçmen Dayanışma Ağı aktivistlerine soruyor mahkeme başkanı İshak Esen: Taksim'de bomba atanlar adına da müdahil olacak mısınız?
Müdahillik başvuruları reddediliyor...

Bahsi geçen 'ileri bir tarih', 27 Ocak 2011. Şaşırmak istiyorum.

Festus is not okey #1

18 Ekim 2010 Pazartesi

500

500 Days of Summer bu blogdaki ilk yazılardan biriydi. Hayat bu kadar zor değildi o zamanlar. Hatırlamasak iyiydi ama.. Olur da günün sonunda misafir olursa bu adam bu şehirde, giderken Coldplay olur kulağında. I Ran Away'in bu sözleriyle anmasa bari geçirdiği 500 günü.

"everyone i know says
i'm a fool to mess with you
everyone i know says
it's a stupid thing to do"


9 Ağustos 2010 Pazartesi

Assist by Rooney

Community Shield 2010 maçını izlediniz mi bilmiyorum, izlemeyenler en azından maçtaki ilk golü izlemeli diye düşünüyorum. Rooney'in asistiyle Valencia'nın attığı gol dünya kupası sonrası oluşan futbol açlığımı farkettirdi bana. Vardır ya hani otomatiğe bağlamak, top gelirken nereye paslayacağını düşünmek, ezbere oynamak, hepsi vardı o golde. 36'lık Scholes'un sağ çizgiye doğru attığı uzun topa hareketlenen Rooney arka tarafa bi göz atıp Valencia'nın içeri koştuğunu görünce bakmadan yerden sert bir top kesti, Ekvatorlu da temiz vurdu topa. Sanki son yıllardaki bir Barça bir İspanya golü gibiydi.

6 Ağustos 2010 Cuma

Kuponla Bilet

Geçtiğimiz sezon, doluluk bazında son 50 yılın en yüksek rakamlarına ulaşmıştı İngiltere Futbol Ligi. -Premier Lig hariç- 14 milyon seyirciyi tribünlere çekmek yetmemiş olacak ki, ülkenin çok satan gazetesi The Sun'la ilgi çekici bir kampanya başlatmaya hazırlanıyorlar.

Yarından itibaren gazetede her gün bir kupon verilecek. Bu kuponlardan -tabii ki farklı günlere ait- dördünü biriktiren taraftarlar İngiltere veya Galler'de 7 Ağustos – 6 Kasım arasında oynanacak herhangi bir maça, bir arkadaşlarıyla birlikte yüzde 80 indirimli bilet alarak gitme hakkına sahip olacaklar. Bilet fiyatlarının aşağıdaki gibi olduğunu görünce, indirimin değeri daha iyi anlaşılıyor.

İnsan bir an için "bizde de yapılamaz mıydı acaba?" diyor ama The Sun'ın tanıtımı yaparken üzerinde durduğu öğeler bizim pek aşina olduğumuz şeyler değil… "Fanatik bir taraftarsanız…" diye başlayan haberin devamında 'Arkadaşlarınızla veya ailenizle keyifli bir haftasonu', 'Çocuklarınızla güvenli bir mekanda, eğlenceli bir gün' gibi cezbedici(!) ibareler yer alıyor. Toplam 100 bin biletin dağıtılacağı kampanyaya taraftarların tepkisi nasıl olacak, göreceğiz önümüzdeki günlerde.

23 Temmuz 2010 Cuma

Reset

Uzun zaman oldu buraya bir şeyler karalamayalı. Dünya Kupasından önce Mr.harvey'in başlattığı dünya kupası yazı dizisi, okul iş güç derken abondone olan benden yeterli desteği bulamayınca yarıda kalmıştı. Militarizm, hizmet adı altında Sercan Orhan'ı alıkoymaktan sıkılınca, S.O'nun askerlik dönüşü blogda yazmaya başlaması bir gaz etkisi yaratmadı değil. Ancak gösterdiğimiz aşama kaybedeceğimizi bileceğimiz bir savaşın son çırpınışları gibiydi. Hemen hemen tüm maçları izlesek de dünya kupası dizisini tamamlayamamız üzerimize ölü toprağı serpti diyebilirim. Bu zamana kadar salonda çalışan Rezervuar köpekleri ekibinin artık düz koşulara başlamasının, daddy cool'un sözleşme yenilemesi ve dün attığı iki golün hatrına da topa girmesinin zamanı geldi. Birinin düğmeye basması lazımdı. Haydi Bakalım!