Galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Aralık 2014 Perşembe

#6: Galatasaray 1-4 Arsenal



Pala ne vurdu öyle be...

220 gün sonra stada adım atmak, Passolig'in çıktığı sezon bir Galatasaray maçının kağıt biletini yakalamak kısmetmiş. Taraftarlığın saçma olduğunu daha önce defalarca kez anlamıştım ama bu maç da güzel bir sınav oldu. Takımın hiçbir iddiası yok, Arsenal'in de öteki gruptan gelecek rakip düşünüldüğünde grubu 1 veya 2. bitirmesinin önemi yok, haliyle taraftarı da çok ilgi göstermeyecek. Ama sabah evden çıkarken İstanbul'a geldiğimden beri ilk kez bir Şampiyonlar Ligi sezonunu boş geçecek olmak koyuyordu. Ofise gelince Four Four Two'nun yarışmadan bileti kapınca elleri göğe kaldırıp Kaka gibi sevindim (böyle şeylerde şansım yaver gidiyor. imzalı Arda forması, Fener-Beşiktaş derbisi bileti de kazanmıştım vaktiyle).

Bizim deplasman tribününü epey merak ediyordum ama keşke maçın bir iddiası olsaydı da Arsenal tribünü sağlam gelseydi. Aşağı yukarı 500 kişi, pankartlar, maç günü atkılarıyla deplasman yapmışlar. Şubat'taki tıklım tıklım Chelsea tribününün yakınından bile geçmez ama yine de helal olsun adamlara.

Birkaç hafta önce Emirates'e giden Aslı'dan sıkıcı Arsenal taraftarı hikayelerini dinlemiştim, harbiden öyleymiş. Adamlar maçın hemen başında golü buldu, 10'da fark ikiye çıktı, 29'da bugüne kadar stadyumda izlediğim en güzel gole tanıklık ettiler ama tek tezahürat temposuz Aaaaasınııl naraları. Maçın sonlarına doğru Christmas time'lı bir şeyler söylediler, bizdeki ayva çiçek açmış tarzı bir tezahürat herhalde.

İlk devre 6-7 olacak maç. İkinci devrenin ilk 15 dakikası takımda hala tık yok. 60'ın başlarında bir presten sonra korner kazanınca her şey unutuluyor. Tribünlerden o çıkan ses = taraftarlığın mantıksızlığı. Yemin ediyorum askerde sivil hayatı bu kadar özlememiştim, bir an önce döneriz inşallah tribünlere.

Bir maçtan daha Passolig'e ve Aktifbank'a, bu işe sebep olanlara bela okuyarak çıktım. Allah onların da ellerinden ne kadar mutlu oldukları şey varsa alsın.


23 Ekim 2014 Perşembe

#2: Galatasaray 71-64 Valencia

Geçen sene bu zamanlar ilk kez yurtdışına çıktım. Cumartesi Ljubljana'da işim bitiyor, Pazar öğlen Roma-Lazio var. Bileti haftalar önce internetten aldım. "Koca Avrupa, illa tren, otobüs, uçak birşey bulup Roma'ya giderim" diye plan yapmamışım. Ljubljana'ya indiğim gün Roma biletini nereden napıyoruz diye otele sorduğumda öğreniyorum ki hafta sonu uluslararası hiçbir şey çalışmıyor burada. Direk uçuş yok, hatta o günkü tek uçuş THY'nin, o da İstanbul aktarmalı ve neredeyse bir yıllık Roma kombinesiyle aynı para. Cuma akşamı bizde yeni yeni parlayan car sharing olayını keşfediyorum. Bir sokağa kocaman bir branda asmışlar. Hemen arıyorum İtalya'ya gidecekleri, hepsi doldurmuş arabayı. Gençlerden birisi otostoptan başka çaremin olmadığını söylüyor. Cumartesi sabah işleri halledip, 11'e doğru bizdeki otoban gişeleri girişi gibi bir yere taksiyle gidiyorum. Taksici 350 Euro'ya Roma'ya götürmeyi teklif ediyor bu arada. İnip beklemeye başlıyorum. Racona epey yabancıyım, üstüne bilmediğim bir ülke, pasaport kontrolünde tam filmlerdeki Sovyetler ülkesi gibi muameleler. Yalan yok, hava kararana kadar araç bulamazsam ne bok yerim diye çok geriliyorum. 45 dakika kadar sonra bir araba duruyor. 3.5 günlük Slovenya maceranda dış görünüşü güvenilir olmayan tek bir insanla tanışmamışım, üstüne bir de çaresizliğin getirdiği güçsüzlük var. Adam adeta Hulusi Kentmen gibi geliyor bana. Trieste'ye (Slovenya-İtalya sınırındaki kent) bırakabileceğini ama oranın çok küçük bir yer olduğunu ve treni kaçırdıysam otobüs, uçak gibi alternatiflerimin olmayacağını hatırlatıyor. "İstersen in ve Roma'ya gidecek bir araç bekle, karar senin" diyor. Suratım düşmüş bir şekilde devam edelim diyorum. Tren kaçmışsa ve ertesi gün Roma treni sabah 8'den önce değilse maç yalan oluyor zira Trieste-Roma hızlı treni, Bologna aktarmasıyla 6 saat sürüyor. Ve daha nerede olduğunu bilmediğim otele uğrayıp valizi bırakmam, bileti de gişeden teslim almam gerekiyor.

Baya taşaklı bir abi çıkıyor yol arkadaşım. İstanbul'a gelmiş bir sene önce çocuklarıyla ve bu arabayla. "Slovenya'da 200 yıl yaşasak öyle şeyler göremezdik, müthiş deneyimdi" diyor. Laf lafı açtıktan sonra geçen sene bir gün nezarette yattığını söylüyor. Bilmediğin bir ülkede, otosopla bindiğin arabada bir adam lafa böyle girince neden yattın diyemiyorsunuz beyler. O gece bir basketbolcu da nezaretteydi diyor. "Adını hatırlamıyorum, Amerikalı'ydı galiba vergi borcu mu ne varmış. Etraf avukat, polis, konsolosluk görevlileriyle doluydu. Bir yandan iyiydi, kimse bizle uğraşmıyordu hem de eğlence çıkmıştı ama sonra o kısa boylu adam geldi, gözlüklü. Durmadan küfür etti. İstanbul'a geldiğim için küfürleri az çok öğrenmiştim hiç hoş şeyler demiyordu, bütün gece durmadan bağırdı. Tellerin arkasında olmasam öldürürdüm herhalde. Sürekli tüm dünyayı gezdiklerini, Slovenya gibi üçüncü dünya ülkesinde sorun çıkartmalarını anlamadığını söylüyordu. Bize üçüncü dünya ülkesi dedi, yanlış anlama ama kendisi de çok gelişmiş bir ülkeden değildi Türk'tü."

Bu nasıl maç yazısı ulan? Maç o kadar vasattı ki, bu hikayeden başka yazacak bir şey yoktu. Sercan sağolsun bench arkası konforsuz deyip maçı ebesinin nikahından izletince havaya giremedik. Üstüne bir de ilk periyot 13, devre 23 sayı farkla bitince, 2010-11 Banvit play off serisine döndü maç.

O başkan Aziz, o basketçi de Romain Sato'ydu. Sato bugün Valencia formasıyla İpekçi'ye geldi, 3 sayı atıp döndü. Bense Trieste'ye, Roma treninin kalkmasına 3 dakika kala yetiştim. 

Yapmayın

Herkesin takımdan beklentileri farklı. Geçen sezon sona erip de Şampiyonlar Ligi'ne doğrudan gitmemiz kesinleştiğinde "Dördüncü yıldızı takacaksak grubu 1 puanla bitirmemiz koymaz" demiştim, hala da aynı fikirdeyim. Bu sene ligde şampiyonluk, beşinci yıldızın takılacağı sezona kadar kafanın rahat olması demek. Takımı asla Şampiyonlar Ligi'nde aldığı sonuçlar yüzünden eleştirmiyorum. Prandelli'nin maç sonu açıklamalarına da hiç sinirlenmedim. Dürüstçe neden göreve getirildiğini, kadroyu hangi hedef için kurduğunu söylüyor. Yasin, Tarık, Pandev'le Avrupa'da kan alırlar ama ben bu adamlarla ligde şampiyonluk için yola çıktım zaten diyor. Ligde oynattığı top kendini haksız çıkartsa da sıralama için bir şey söyleyemiyoruz adama, kör topal ilerliyoruz belki de Terim'in ilk yılı gibi Aralık'ta form tutacak takım, bilemiyoruz...

Takıldığım nokta başka bir şey (Ertem ben başka bir şey söylüyorum) Maç öncesi tüm futbolcuların Twitter hesaplarından birbirinin kopyası destek mesajları paylaşılıyor. "Sizlere sadece bugün değil Arsenal maçında da ihtiyacımız var" palavraları atılıyor. Seremoniden hemen sonra takım kenetleniyor. Galibiyet veya Galatasaray'a yakışan bir oyun, neyse artık onun sözü veriliyor. Yapmayın. Çıkıp, "ceza ödemekten belimiz doğrulmadı, saha kapanırsa gelirden de olacağız atmayın amk meşalesini" demenizi beklemiyorum ama bunları da yapmayın. Aklınız bambaşka yerlerdeyken, sahada asla değilken tribüne oynayıp omuz omuza durmayın. Beklenti belli, kapasiteniz de belli. Haftada bir gün, sadece 90 dakika. Yine olmuyorsa olmasın, canınız sağolsun ama şov yapmayın.


24 Ocak 2011 Pazartesi

Galatasaray 1-0 Sivasspor: Gayesiz, Bomboş


Tribün merakı ya da forma özleminden değil, yapacak daha iyi bir şey olmadığından 5'te girdim stada. Hiçbir şey yok etrafta. Laf olsun diye değil, hiçbir şey yok. Alkol satışı yok, aylak aylak gezeceğin Profilo/Cevahir yok, iki durak ötede Taksim yok, -ah pardon, Kanyon var-, iddia bayii yok, yani maçtan saatler önce gelmene sebep hiçbir şey yok. "Ailelerin gelip tüm günlerini geçirdikleri bir ortam yaratmak istedik" dediniz iyi güzel de, bir maçtan 3 saat önce gelin bakalım, n'apabileceksiniz...

Bizim koltuğun iki sıra yanında yaşlı bir adam, yanında dört kişi daha. Anlattığına göre malum günlerde Kopenhag'da, Monaco'daymış. Lokomotif Moskova maçı için günübirlik Rusya'ya giden, sol üstteki Metin Oktay pankartına bakıp susan bir adamdan bahsediyoruz. Cebinden Lise kimliğini çıkartıp gösteriyor. Bizi Ali Sami Yen'den ayırana bela okuyor, "bir delikli kuruşumuz yokmuş, hasiktirsin oradan orospu çocuğu" diyor. "Beğendin ama stadı, güzel olmamış mı baba?" diyor birisi, cevap bile vermiyor.

Hala misafiriz. Takım burada. Galibiyetler, şampiyonluklar burada gelecek. Seveceğiz er ya da geç ama sıkıntı sevmek değil. Revivo'yu bile sevdiysek vaktinde, Kazım nasıl sevilmeye başlanıyorsa burası da sevilir elbet. Gel gör ki alışmak için aynı şeyleri söyleyemiyoruz. Alışmak sevmekten daha zor geliyor.

Maça dair fotoğraftaki iki adam dışında söylenecek pek bir şey yok. Geriye kalanları seyrederken maziyi düşünüp hayallere dalıyoruz.

16 Ocak 2011 Pazar

Yavaş

"Galatasaray Başkanı açıkladı: "Stadın mimarı olan sayın Başbakan dün hiç haketmediği bir olaya maruz kaldı. Elimizdeki 200 kamera ve 40 tane de polis kamerasının görüntüleri incelenecek ve bu insanları bir daha bu statlara sokmayacağız."

Kombine Taahhütnamesi

8) MÜŞTERİ, tüm müsabakalarda genel kabul görmüş centilmenlik kurallarına, KULÜP tarafından tespit edilmiş kurallara, güvenlik güçlerinin talimatlarına ve "7 Mayıs 2004 tarihinde 25455 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 5149 Sayılı, Spor Müsabakalarına Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun'a ve bu Kanun kapsamında daha sonra yayınlanan tüm düzenlemelere uymayı peşinen kabul, beyan ve taahhüt eder. MÜŞTERİ tarafından bu kurallara uyulmadığının tespit edilmesi halinde, Bir Buçuk Sezonluk Kart ihbara gerek olmaksızın ve herhangi bir bedel ödenmeksizin KULÜP tarafından geri alınır ve iptal edilir. MÜŞTERİ, böyle bir durumun vukuu bulması halinde hiçbir hak, alacak ve tazminat talebinde bulunmayacağını peşinen kabul, beyan ve taahhüt eder.


14) MÜŞTERİ'nin yaptığı hareketler sonucu KULÜP'e gelecek her türlü maddi ceza, tazminat ve zararlar aynen MÜŞTERİ'ye rücu edilerek, tahsil edilir. Ayrıca Bir Buçuk Sezonluk Kart herhangi bir bedel ödenmeksizin iptal edilir.

Spor Müsabakalarında Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun

Amaç

Madde 1- Bu Kanunun amacı; spor müsabakalarının yapıldığı alanlar ile bunların eklenti ve çevresinde müsabaka öncesinde, müsabaka esnasında veya sonrasında şiddetli rekabet ve bunun doğurduğu fanatizm sonucu patlayıcı, parlayıcı, yanıcı, yakıcı, kesici veya delici maddelerin kullanılmasının, şiddet ve düzensizliğin, kişilik haklarına, ailevî veya manevî değerlere yönelik hakaret, sövme ve aşağılayıcı slogan ve davranışların yer aldığı sporun ruhuna, ilke ve kurallarına uymayan kötü tezahüratın önlenmesi suretiyle huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığı ve kamu düzeninin sağlanmasına yönelik olarak alınacak önlemler ve uygulanacak yaptırımlarla ilgili usul ve esasları düzenlemektir.

Çirkin ve kötü tezahürat

Madde 12- Müsabakanın yapılacağı yerde veya yakın çevresindeki yollarda, meydanlarda, caddelerde veya benzeri yerlerde, toplu taşıma araçlarında, umuma açık diğer mekanlarda ferdî veya toplu olarak, takımlar ile taraftarlarını, kulüp başkan ve yöneticilerini, antrenörünü ve sporcularını, hakemleri ve federasyon yöneticilerini, müsabakada görev yapan diğer kişileri, söz veya hareketlerle aşağılayıcı, tahrik ve taciz edici kötü söz niteliğinde slogan atılması ve çirkin tezahüratta bulunulması yasaktır.

Yasak fiiller

Madde 17- Spor ahlâkına aykırı, tahrik edici, aşağılayıcı, dil, din, mezhep, ırk, cinsiyet, etnik ve siyasî ayrımcılığa yönelik söz sarf edilmesi veya bu mahiyette afiş veya pankartların müsabaka alanına veya yakın çevresine asılması yasaktır.


Peki, neye dayanarak sokmayacaksın bizi oraya?


15 Ocak 2011 Cumartesi

Mecburiyet

Ameliyattan çıkan annem.
Yedinci senesinde bitmeyi bekleyen/bitemeyecek gibi görünen okulda final haftası.
Onca alışkanlığa, tanıdık mekanlara veda.
Cepte stada gidip dönebilecek kadar yol parası.
15 Ocak 2011'de ne varsa hayatımda -ya da ne yoksa-, bu akşam orada olmamamı gerektiriyor. Bir tarafı bu. Diğer tarafında ise gerçek hayat var. Hiçbir şey yolunda değilken, hayatın tam ortasını bırakıp gitmişken bugün mutlu olmamak gerekiyor.
Yeni bir hayat başlıyor. İtaat eden biziz, kuralları yine biz koyamadık. Zaten isyan etmeyi becerebilsek birazdan yola düşüyor olmazdık.

6 Aralık 2010 Pazartesi

O Gün Yaklaşırken

11 Ağustos 2002. Baba Lucescu gitmiş. İkinci Fatih Terim Dönemi'nin ve sezonun ilk maçı, üçüncü yıldızla çıkılan ilk maç. Bunlar olmasa da benim için ilk maçtı zaten. Biletleri karaborsadan kuzen almıştı, kalan parasıyla maçtan sonra iki çeyrek köfte bir de ayran alabilmiştik. 2 tane Ümit Karan, 1'er tane de Felipe ve Arif atmış, 4-1 kazanıp haftayı lider kapatmıştı Galatasaray. Hakem Erol Ersoy'du, Samsunspor'da Ertuğrul vardı. Takımlar ısınırken Rambo Okan o gece kaldığı reklam panolarından çıkıp, bir elinde Fenerbahçe bayrağı diğer elinde bıçakla santraya koşmuş, bugünlerde taraftarın yerden yere vurduğu Ayhan, eylemin başarıyla sonuçlanmasına mani olmuştu. Ertesi gün Hıncal, "bu takımdan bir şey olmaz" minvalinde şeyler yazmıştı.

Demem o ki, o güne dair her şeyi hatırlıyorum. Övünülecek bir şey değil bu, aynı kafada milyonlarca insan var evrende. Şimdilerde dillerden düşmeyen, "başarısızlık nedir bilmez şımarık nesil" mensubu ve İstanbul'a uzak herkes için ulaşılamaz bir yerdi Ali Sami Yen. Bilmiyorum, halen öyle belki de. Lise bittiğinde aileye karşı çıkıp, daha rahat bir hayatı reddedip, 16 yaşında tek başına İstanbul'da yaşama sebebiydi benim için. Geride kalan 6 yılda hayatımı sikse de bu şehir, eşitliği bu stadın içinde, çevresinde geçirdiğim dakikalar sağlıyor. Cumartesi, 20.45'ten sonra Mecidiyeköy, İstanbul'un en boş semti. Bir daha yok. İşe gelirken, işten giderken yok. Yani; bir daha hiç yok.

18 Ekim 2010 Pazartesi

500

500 Days of Summer bu blogdaki ilk yazılardan biriydi. Hayat bu kadar zor değildi o zamanlar. Hatırlamasak iyiydi ama.. Olur da günün sonunda misafir olursa bu adam bu şehirde, giderken Coldplay olur kulağında. I Ran Away'in bu sözleriyle anmasa bari geçirdiği 500 günü.

"everyone i know says
i'm a fool to mess with you
everyone i know says
it's a stupid thing to do"


29 Nisan 2010 Perşembe

Senden Ayrı!

Son kez Galatasaray formasını giydiği günden bu yana 109 gün geçti. Onsuz ligde oynadığımız 14 maçta 17 puan kaybedip şampiyonluk yarışından koptuk, hem Avrupa Ligi'nden hem de Türkiye Kupası'ndan elendik. Kontratı uzatılırsa kutlamak için Boney M'in Daddy Cool klibindeki dansının aynısını yapıp dosta düşmana göstereceğime dair söz vermiştim. Ancak medyada çıkan haberler hergün moralimizi biraz daha bozuyor. Son maçlarda kaçan gollerle giden puanlar aklıma geldikçe içim acıyor. Dos Santos vuruyor, Keita vuruyor, Arda vuruyor, Baros vuruyor, Jo vuruyor ama hiçbiri onun gibi vuramadığından bir türlü olmuyor. Umarım son maçtaki küfürlerden sonra saha kapatma cezası almayız, #19'da Antalya maçına kadar hazır hale gelir, Sami Yen'de belkide son kez buluşur sevgililer. Onsuz geçen günlerin anısına...

umut kaya-silinmeyen hatıralar | izlesene.com

15 Nisan 2010 Perşembe

Joao Alves Röportajı

"Joao Alves GS TV'de" postunda bahsi geçen soru sorulmuş. Röportajın tamamı ise burada. Ne Jo yeterince dürüst, ne de adam akıllı sorular sorulmuş. Futbolcunun defalarca özür dilediği bir röportaj olmuş sadece.

"... Bu tepkiden sonra gelecek yıl planlamanda Galatasaray’dan ayrılmayı mı düşüneceksin? Yoksa kalmak için kendini tekrar ispatlayacak mısın?" Bu şekilde sorulan bir soruya, "Evet, Galatasaray'dan ayrılmayı düşüneceğim." gibi bir cevap verilemez zira adam buraya kendini ispatlayıp yükselmek için geldi. Böyle bir açıklamadan sonra, kalan beş haftada değil kadroya kulübeye bile giremeyeceğini bilecek kadar akıllıdır.

Havaalanında çok kalabalık bir kitle seni karşılamış ve bağrına basmıştı. Aynı grubun bir bölümü pazar akşamı Ali Sami Yen’de seni ıslıkladı. O andaki ruh hâlini bizimle paylaşabilir misin? Neler hissettin? Bu tepkiyi bekliyor muydun?

Son maçta gösterilen protestolardan dolayı üzgünüm. Ama bu protestoları kesinlikle kınamıyorum. Taraftar her zaman haklıdır. Sonuçta onlar da bizden başarı bekliyor. O yüzden protestolarla ilgili herhangi bir sıkıntım yok. Benim hakkımda çıkan bazı haberler vardı. Taraftarlar bunun doğru olup olmadığını bilmiyordu. Bunun üzerine böyle bir tepki göstermekte haklılar. Ama şunu da unutmasınlar ki hem ben, hem de diğer arkadaşlarım onları mutlu etmek için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Demin de söylediğim gibi bir özür borcum vardı. Özür de diledim taraftarlardan. Eğer yanlış yapılmış bir şey varsa bundan dolayı pişmanım ve özür diliyorum. Ama her çıkan habere de inanmasınlar. Son maçtaki tepkiden dolayı tabii ki üzgünüm. Ama taraftar haklıdır diye yorumluyorum.

13 Nisan 2010 Salı

Joao Alves GS TV'de

Twitter'a dakikalar önce düştü "Gündemdeki Galatasaray'lı GS TV'de" ibaresi. Eğer adam akıllı sorular sorulur ve Jo dürüstçe cevaplarsa -umudum var-, hem GS TV için hem de spor medyamız için çok büyük bir adım olur bu. Havaalanında baş tacı edilmesinin üzerinden sadece iki ay geçtikten sonra yerin dibine sokulması hakkında ne düşünüyor bu adam, merak ediyorum. Yarın, 21:30. Kaçırmamak gerek.

28 Şubat 2010 Pazar

Galatasaray 4-1 Kasımpaşa

İBB-Fenerbahçe maçı sonuçlanmadan önceki genel kanı Galatasaray'ın işinin formda Kasımpaşa karşısında hiç de kolay olmadığıydı. Takımın, 15 gün içerisinde Ali Sami Yen'de hem Türkiye Kupası'nda hem de Avrupa Ligi'nde safdışı kalmanın getirdiği moral bozukluğunu üzerinden atıp atamadığını merakla bekliyordum. Fenerbahçe'nin İBB'ye mağlup olması her ne kadar maç öncesi moralleri yükseltmiş olsa da rakip Yılmaz Vural'ın olgunluk dönemi şaheseri Kasımpaşa'ydı. Nitekim maç başlar başlamaz Emre Toraman'ın attığı gol ofsayt gerekçesiyle iptal olmasaydı, ne pozitif hava ne de taraftar desteği maçın sonucunun Galatasaray'ın lehine bitmesine yetmeyebilirdi. Ama sahada çok istekli bir Galatasaray vardı. Takım maç boyunca 8'i isabetli 22 şut attı ki uzun zamandır görmeyi özlediğimiz bir tabloydu bu.

Jo'nun takımda olması, Arda'nın esaretten kurtuluşu anlamına geliyordu ve gol Beşiktaş maçında olduğu gibi yine bir Jo-Arda organizasyonuyla Galatasaray hanesine yazılıyordu. Sene başından bu yana gösterdiğimiz gol attıktan sonra geriye yaslanıp kontraatak arama alışkanlığımızı devam ettirmemiz ilkyarının sonunu getirmeye yetse de ikinci yarının başlamasıyla oyunu Galatasaray'ın sahasına yıkmaya çalışan Kasımpaşa karşısında Dos Santos'un kaçırdığı pozisyon maçın kırılma noktası olabilirdi. Nitekim Kasımpaşa takım halinde yüklenmesinin karşılığını Yekta'nın golüyle aldı. Yenilen golde Sabri'nin Yekta'yı unutuşu ve topun ona gittiğini görmesiyle birlikte can havliyle koşmasına rağmen geç kalması ve Neill'in küplere binmesi akıllarda kalan enstantanelerdi. Geldiği günden bu yana gördüğümüz en hevesli oyunu ortaya koyan Dos Santos gol atamasa da denediği şutlarla ve Keita'nın iki golünde de rol almasıyla bana göre gecenin yıldızıydı, mücadele etti, oyunu açtı, çalım attı, asist yaptı ve oyundan çıkarken hakettiği alkışları fazlasıyla aldı genç oyuncu. Keita'nın golünden sonra "acaba yine bir baskı yermiyiz" düşüncesi oluşmadı değil ama Jo'nun düşürülmesiyle kazanılan penaltı ve Koray'a çıkan, bana biraz ağır gelen, kırmızı kart maçın geridönüşünün kalmadığının ispatıydı. Gecenin finalini yine Dos Santos'un getirdiği topu tamamlayan Keita yapıyor, lider ezeli rakibiyle arasındaki puan farkını 5'e çıkartıyordu. Kasımpaşa şu anda ligin en iyi hücum eden takımlarından birisi ancak Galatasaray karşısında fark yaratabilecek yegane oyuncunuz sakat olduğunda yapabilecekleriniz sınırlı oluyor. Bugün olası bir beraberlik bile çatlak seslerin iyiden iyiye yükselmesine sebebiyet verebilecekken, bu galibiyet Sami Yen'de takımı Rijkaard,Rijkaard!! sesleriyle soyunma odasına uğurladı. 23.haftayı 4 gollü 3 puanla, haftanın en güzel golüyle, dahada önemlisi geri dönen özgüveniyle kapattı Galatasaray. Forlan'ın golünün burukluğuysa hala içimizde...

21 Şubat 2010 Pazar

Beşiktaş 1-1 Galatasaray


Kadrolar açıklandığında aşağı-yukarı nasıl bir oyunla karşılacağımız belli olmuştu, Mustafa Sarp-Barış, Servet-Emre Güngör değişiklikleri haricinde Atletico Madrid maçına çıkan 11'i sahaya süren Frank Rijkaard, spor basınımızın tabiriyle "önce durdur sonra vur" taktiğiyle sonuca gitmeyi amaçlarken, Matteo Ferrari'nin dönüşüyle birlikte tamamlanan klasik 6'lının önünde bu akşam soldan sağa; Ekrem-Tello-Holosko önlerinde ise geçen hafta yerden yere vurulan Nobre 11'iyle sahada yer alan Beşiktaş, az pozisyonlu bir mücadelenin müjdesini veriyordu futbolseverlere. Hafta boyunca konuşulan Beşiktaş'ın sağ kanadının var olmayışı ve Galatasaray'ın o kanadı felce uğratabilceği yorumları bir nevi tersine döndü, Keita'nın savruk, geriye dönmeyi aklının ucundan geçirmeyen oyununa,Barış'ın yeterince destek vermemesi birleşince yalnız başına kalan Uğur'un, üstüne bir de gününde olmamasıyla ilk yarıda özellikle son 15 dakika guardı düşmüş bir sağ bölge izledik. Üzülmez&Ekrem ikilisinin sayısız orta girişiminde başarılı olan Galatasaray savunmasının aksadığı tek pozisyonda ise Holosko'nun kafa vuruşunu Franco'nun 2 hamlede, çizgiyi geçti mi-geçmedi mi tartışmaları arasında bertaraf etmesi ilk yarı sonucunu tayin etti.


İkinci yarıya da aynı kadrolarla başladı iki teknik adam. Dakikalar ilerledikçe golün gelmemesi, Mustafa Denizli'nin üzerindeki baskıyı arttırmış olcak ki aynı anda Holosko-Nihat, Nobre-Bobo değişiklikleriyle göz korkutma girişimine başvurdu. Caner'deki performans düşüklüğü Rijkaard'ın da dikkatini çekmiş olsa gerek, beklenen değişiklikle Jo oyuna dahil oldu ve akabinde gol geldi. Arda'nın ikinci yarı başında Toraman'dan aldığı darbe, golden sonra oyuna devam edememesine sebep oldu ve yerine giren Giovani Dos Santos, geldiği günden bu yana kendini birtürlü sevdirmediği kahve ahalisine yeni malzemeyi vermekte gecikmedi. Sebebiyet verdiği anlamsız faulün sonrasında topu ağlarında gören Galatasaray taraftarlarının Gio'ya iyi dileklerini haykırmalarından sonraki dakikalardaki girişimler sonuçsuz kalınca Turkcell Süper Liginin 2010 yılı ilk derbisinde puanlar paylaşıldı. Perşembe günü Madrid deplasmanından sonra, Galatasaray zorlu fikstürün ikinci maçını da kaybetmeden atlattı.


Takımın Elano'yla arasındaki pas alış-veriş sıkıntısını aşmasıyla Elano'nun performansının gün geçtikçe arttığını, oynadıkça açıldığını gördük. Defansif anlamda da elinden geleni yapmaya çalışan, iki maçtır rakip takım kontraya çıkmaya çalışırken, kontrolsüz de olsa, akıllıca faullerle potansiyel tehlikeleri zamanında savuşturan, takım oyuncusu Elano'yu izlemek gerçekten büyük bir keyif. Emre Güngör-Neill ikilisi, her ne kadar Servet Çetin gibi bir ismin gölgesini arkalarında hissetselerde bu takımın ideal tandemidir kanaatimce, kusursuza yakın bir performans gösterdiler. Hakan Balta sakatlığı üzerinden atmış gözükmese de görevini yaptı. Barış yine bildiğimiz gibi, enerjisini ve absürd saçlarını oyuna yansıtan ama aklını birtürlü kullanamayan bir performans sergilerken, Topal yine birbirinden kritik müdahalelere imza attı. Topal'ın topu kullanamama konusuna hiç değinmeyeceğim zira yeterince uzattım ve bu apayrı bir yazıya sebebiyet verecek kadar dolu olduğum bir konu. Arda'daki performans düşüklüğünü bir türlü alışamadığı santrafor pozisyonunda oynamasına bağlıyorum, son birkaç maçtır sergilediği spektakuler hareketlerine dünde yenilerini eklesede, Jo oyuna girdikten sonra sahada kaldığı kısa süre içinde farkını hissettirdi. Keita'ya ne yapsa kızamıyorum, onun gibi bir oyuncuyu bu ligde görmek bile lütuf bizim için, son iki maçtır korkunç ilk yarı performansları sergilese de takımın şuanki dizilişte farklılık yaratabilecek yegane oyuncusudur. Nitekim ikinci yarı, tahminimce Rijkaard'ın uyarısıyla savunmaya yardım etmeye çalıştı, ilk yarıdaki boşluğu nispeten doldurdu diyebiliriz.
Rıdvan Dilmen'i kıskandıracak seviyede yüksek tempolu ve fiziksel mücadelenin ön planda olduğu derbide bence maçın adamı, yedirdiği ve attığı golle sonucu belirleyen Sivok oldu. Son şampiyonla oynanan 2 maçtan 4 puan alarak, rakiple aradaki farkı korumak başarıdır diye düşünüyorum.


İyi oynamadığımız halde elde ettiğimiz skor avantajını koruyamamızın verdiği burukluk olsada, takım savunmasının uzun bir aradan sonra başarılı performansı, sakat oyuncuların iyileşmesiyle birlikte hücum zenginliğine tekrar kavuşacak olmamız, mayısa ümitle bakmamızı sağlıyor. Sırada Colchoneros'u evlerine elleri boş göndermek var.